27 Temmuz 2012 Cuma

Ben bir şey anlatırken beni dinlemeyip, zaten anlatmış olduğum şeyi tekrar anlatmaya zorlayan insanlara vurduğum doğrudur.

Sonuçta ben çok sinirli bir insanım.

Yere düşen son şekerparemin ardından "Someone Like You" söyledim.

Burdayım çünkü, bıktım.
Herkesin bana soğuk demesinden, "Başlangıçta sana gıcık oluyordum."lardan. Sırf farklı düşünüyorum diye ya da bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmiyorum diye ya da sürekli heyecanlı olduğum için, üzüldüğüm zaman veya arkadaşlarımla birlikteyken mutlu olduğum nadir zamanlarda ya çok sesli ağladığım ya da çok sesli güldüğümden dolayı, başkalarının fikirlerini olduğu gibi benimseyemediğimden dolayı belki de en çok.

X kişisi o kitaba güzel dedi diye Y kişisinin de okumaya başlar başlamaz güzel demesine gıcık olduğumdan mesela. Değil kardeşim. Değil. Aynı kitabı ben de okuyorum, değil, niye başkalarının seni etkilemesine izin veriyorsun beni de dinleme ama onu da dinleme. Kitabın kapağını açmadan nasıl iyi olduğu kanısına varıyorsun? Ya da beğenmediğin bir kitabı başkaları beğenmiş diye o kitap hakkında konuşulduğunda "Ben de çok beğendim." diyorsun?

Aşırı gürültülü hapşırırım ve en az üç kez peş peşe. Belki de bundan dolayı. Çok konuştuğum için, her şey hakkında konuşabildiğim için. "Soğuksun." "Sevmezdim seni ama şimdi seviyorum." Ya da "Seni sevmiyorum ve bunun bir nedeni yok sadece sevmiyorum."lardan bıktığım için burdayım.

Bir insanı tanımak öyle iki günde olacak iş değil. Bazen bir ömrünü birlikte geçirdiği insanı tanıyamıyor insan.
Beni benim ağzımdan da dinleyin demiyorum.
Ama beni başkasından da dinlemiyorsunuz ki.
Beni dinlemiyorsunuz ya da şöyle düzelteyim: Kimse kimseyi dinlemiyor.

Ve ben bundan nefret ediyorum.

Sadece tanımadan düşünmeyin istiyorum.
Mümkünse düşünmeyin. Zaten bu yaptığınız düşünme eyleminin getirisi gibi de görünmüyor.

Bi insanı tanımadan onun hakkında yargılara varmanız. Hiç doğru değil. Ben de yapmıştım ordan biliyorum. Önyargı iyi değil. Hiç hem de. HİÇ.

Burdayım çünkü anlatacak daha iyi hikayelerim varken hala kendimi kabul ettirmeye çalışıyorum.

Çünkü kalbimi kırıyorsunuz.

Çünkü hep ağlıyorum.

Çünkü nefret edemiyorum.

Önyargılarınızdan bıktığım için burdayım.
Ve isteseniz de istemeseniz de beni benden dinlemek zorunda kalacaksınız.
Çünkü siktiğimin önyargısı yüzünden zaten tanısanız da tanımasanız da nefret ediyorsunuz.
Bari ben anlatayım öyle nefret edin abi.
En azından kafam rahat olur.
"Hep ben konuştum. Ve bu kimsenin hoşuna gitmedi. Nefret ettiler. Ama artık 'Neden?' diye sormak zorunda değilim kendime."
En azından bir cevabım olur.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kitapların kırılma noktaları vardır.

Okumaya başladığınız bir kitapta bir yer vardır, bir cümle belki bir paragraf ya da koca bir bölüm. O kısmı ilk okuduğunuzda sevmeye başlarsınız kitabı. Bir kitabı sevmenize neden olan ilk cümleler ya da bir kitapta sevdiğiniz yegane cümleler. Sizi kıran, ağına düşüren cümleler. Kitabın sizi içine çekmesine neden olan... Ve her zaman başkalarınınkiyle aynı olmak zorunda da değildir, size özeldir, sizin için anlamlıdır, sizi çekmiştir, bazı cümleler vardır onları herkes sever, çünkü onlar zaten sevilmeleri amacıyla yazılmıştır.

Köpeğine koyduğu adın dönme bir yahudiye ait olduğu söylendiğinde inkar eden, kahramanla söz dalaşına giren bir dedenin yenilgiyle ve bir reddedişle köpeğini, dönme bir yahudi şarkıcının ismi olabileceği endişesiyle sahip olduğu isimle değil de "Buraya gel Dean Martin, kızım." diye çağırması hoşunuza gitmiş olabilir. İlk kez orda gülmüş, orda hüzünlenmiş olabilirsiniz, bu kimseyi ilgilendirmez.

Demem o ki,
kitap okurken herkes gibi olmak zorunda değilsiniz, en azından kitap okurken.

Derdimi anlatabiliyor muyum, hiç bilmem.

Her şeyin siyah-beyaz olduğu zamanlarda ortaya çıkmış ilk renk gibiyim. Her yerde herkesin gözüne batıyorum.

Geçmişte sıkışıp kaldığımı söyledim mi hiç?
Uyum sağlayamıyorum yeni hiçbir şeye. Teknoloji hiç bana göre değil. Kötü demiyorum bana göre değil.
Sonuçta ben hala yazılarımı kapaklarına değişik anlamlar yüklediğim defterlere yazıyorum. Bilgisayarda bir şeyler yapabilmek için kendimi zorluyorum. Hiçbir şeyi anlamıyorum çünkü biraz da anlamak istemiyorum. Torrent indirdim ama hala dizilerimi izlediğim siteden, şarkılarımı youtube'tan indiriyorum.
Alıp okumadan bir köşeye kaldırdığım kitaplarım var. Onlara kokmaları için zaman tanıyorum. Bu çok önemli. Eskiyen kitaplar her zaman daha yoğun daha güzel kokar. Sonuçta taze yaprak hamurunun kokusunun nasıl berbat bir şey olduğunu öğrenmiştim deneme kitapçıklarından. Evet, elime deneme kitapçığı geçtiğinde yaptığım ilk şey sayfalarını kontrol etmek değil, onu koklamak oluyor.
Televizyon izleyemiyorum. Radyo dinliyorum. Bir zamanlar herkes (televizyonun olmadığı o güzel günlerde) radyo dinliyordu, insanlar aptallaştırılmadan önce radyo dinliyorlardı.
Ve bir daktilom olsa bilgisayara elimi bile sürmem.
Birilerine mektup yazmayı çok istiyorum ama mektup yazacak kimsem yok.
Birine telgraf çekmeyi isterdim doğrusu.
İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilmesinin zor olduğu dönemde, birilerinin gerçekten özlendiği, her şeyin hele ki aşkın daha değerli olduğu bir zamanda yaşamak isterdim.

Ben ki ilk kez bulunduğum bir yerde kimsenin dikkatini çekmemeye çalışırım, dudaklarım mühürlenir adeta, konuşamam. Dikkat çekmemeye çalışmak için oldukça yanlış bir yöntemmiş meğerse bu. Çünkü insanlar konuşmamanızı garip buluyor. Çok fazla gürültü var. Gereksiz yere söylenen binlerce cümle. Onlardan biri olmanızı istiyorlar, konuşmanızı, gereksiz cümlelerinizle yüksek sesler çıkartmanızı, çıkartılan gürültüye katkıda bulunmanızı.

Ve nihayet konuşmaya başladığımda onların hiç ilgisini çekmeyen şeylerden bahsediyorum. İzlediğim dizilere olan bağlılığımı görüp bana "Manyak mısın, geri zekalı, vaktini başka şeyler için harcasana." diyorlar. Okuduğum kitaplardan heyecanla bahsetmemi tuhaf buluyorlar. "Sakin ol, altı üstü bir kitap. Bütün bunlara hiç gerek yok."

Hiç anlayamayacakları şeylerden bahsediyorum. Anlamlar yüklediğim şeylerden, hatta bazen kişisel şeylerden.

"Abdülhak Hamit Tarhan'ı sevmiyorum." "Duvarımı boyamam gerek." "O kitabın çıkmasını ne kadar bekledim ben, haberiniz var mı?" "Real Monsters izlemediniz mi, gerçekten mi?" "Örgü örebilirsin çok sıkılıyorsan." "O kedi sana ne yaptı?" "Neden çok konuşuyorsunuz?" "Evet yine defter aldım, hayır geçen hafta aldığım bitmedi?! Niye bitsin ki, bir hafta da defter bitirebilecek kadar anlatacak şeyim yok benim."

Sonuçta ne yapsam da, ne yapmasam da, bir şey yapmama gerek de olmasa yine de bulunduğum ortamda sırıtıyorum. Sanki herkes siyah-beyazmış da ben kırmızıymışım gibi.

22 Temmuz 2012 Pazar

İnsanlar bazen sadece üzgündür.

Okudukları kitap iyi bitmemiş olabilir, izlediği dizi sezon finaline girmiştir belki, dinlediği şarkıyı kaldıramamıştır o an için. Ya da susamıştır ama kalkıp bir bardak su koyacak gücü bulamamıştır kendinde. Yemeğini paylaşacak biri yoktur yanında, sessizlik istemiştir belki de hayatında bi süre için ama istediği sessizliğin huzur getirmediğini fark etmiştir. En sevdiği eşyası kayıptır, uzun süredir görmediği bir arkadaşı görmüş düşüncelere dalmıştır ya da hiç görmek istemediği birini görmüştür, hiç olmak istemediği bir yerde, istemediği biçimde. Hararetle bir şey yazarken kaleminin ucu kırılmıştır belki de. Hayallerine giden treni kaçırmıştır, canı yanmıştır, elinden hiçbir şeyin gelmediği zamanlardadır. Boşluktadır. Çok sevmiştir ama sevilmemiştir ya da sevilmiş ama sevmemiştir. Balığı ölmüştür, ojesi çizilmiştir, sigarası bitmiştir ama canı dışarı çıkmak istememiştir. Televizyon izlerken gördüğü habere üzülmüştür, bardak kırmıştır, hava ruhuna iyi gelmemiştir, yağmur dilemiştir, yağmur gelmemiştir.

İnsanlar bazen sadece üzgündür. İlle de bi nedeni olması gerekmez. Küçük şeylerden mutlu olabilen her insan ufacık şeylere de üzülebilir.

Ya da başkalarına ufacık görünen ama kişi için çok büyük anlamlar taşıyan şeylere.

Saatlerin o kadar güzel, ilgi çekici olmalarının sebebi; kaybettiğimiz, geçip giden ve geri dönüşü olmayan o zamanı hatırlattıkları için bir özür belki de, bir pişmanlık.

Bazı insanlar kaybettiğim zamanım. Bile bile harcadım onlar için vaktimi. Başkaları mutlu olsun diye kendinden ödün vermenin yarattığı acıyı bilir misiniz? Her şeyden önce birilerine değer vermek acı çektirir insana. O mutsuzken mutsuzsundur mesela. Canın yanar anlatamazsın. Aman üzülmesinler diye hep susarsın, susmak acıtır, içten içe kemirir seni ama ağzını açıp bir kelime bile söyleyemezsin. "Üzülmesinler, hep mutlu olsunlar, bu bana yeter."

20 Temmuz 2012 Cuma

Ne kadar acı çekerseniz çekin, kimse sizi anlamayacak ve bu sizin acınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayacak.

Bazen ne demek istediğimi ben bile anlayamıyorum.
"Kucakla, hadi, kalk, bak bakayım."
Dediğini yaptım kucakladım, yapıp ettikten sonra zorla alınan bir kucağın affettireceğini düşünmesi çok saçmaydı. Sarıldı ama ona geri sarılmadım, ısrar etti, konuştu, mecbur geri sarıldım ama uzun tutmadım. Yerime geri yattım kitabıma odaklandım. Bir yandan da nefesime hakim olmaya çalışıyordum. İnsanlar suratıma bakarken ağlamam şiddetleniyor elimde olmadan, yok olsunlar istiyorum o an karşımdan.
"Bana bak."
Konuşuyordu. Elbette konuşacaktı çünkü vicdan azabı duyuyordu onu dinlemedim, hıçkırıklarıma engel olmaya çalışırken kitabıma odaklanmaya çalıştım. Pek bir şey göremiyorudum. Birkaç kez bana seslendi cevap vermedim. Sonra sinirlendi. Affedilmediği anladığında. Bağırıp çağırdı. Galiba. Hatırlayamıyorum. Ve ben de kitabıma geri döndüm. Hıçkırıklarıma engel olamayınca kafamı yatağa gömdüm. Sonuna kadar kafamı öylece tutmak, kendimi boğmak istedim, yatağın içine girebilmek, yok olabilmek, ama olmadı.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bunlar benim cümlelerim değil.

Ama daha önce milyon kez anlatmaya çalıştım bunu insanlara. Dürüst olun, direkt olun. O küçücük beyninizle olayları karmaşıklaştırmaya çalışıp, her şeyin içine etmeyin diye. Neyse.

"Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkarmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil."

17 Temmuz 2012 Salı

Mesela.

Konuşurken konudan konuya atlarım, o yüzden ben bir şey anlatırken beni "dinleseniz" iyi edersiniz. Çünkü tekrar etmem istendiğinde bunun imkansız olduğunu insanların nasıl anlamadığını düşünüp  "EBEN." diyip konuşmaya son veriyorum. Bu yazarken de böyle. Bi keresinde bi arkadaşım bana "Son yorumda kaç kez konu değiştirdin biliyor musun? 7!" dedi. Şaşırmıştı. Çünkü beni tanımıyor. Neyse.

İnsanları ne kadar severseniz sevin mutlu olamıyorsunuz, izin vermiyorlar. Bi kere onları sevmenize bile izin vermeleri asırlar alıyor. Ve nihayet sonunda arkadaş olduğunuzda yorulmuş oluyorsunuz.

Bazen o kadar çaresiz hissediyorum ki, elime bir kitap alıp kendimi o kitabı anlamaya zorluyorum. Ya da normalde asla dinleyemeyeceğim ritimde şarkıları açıp son ses dinliyorum. Beynimin o an sadece onlara odaklanmasını istiyorum. Çünkü düşünmek acı veriyor.

Korkuyorum. Pek çok şeyden korkarım. Korkularımı göstermekten de hiç gocunmam. Güçlü biri gibi görüneceğim diye bir kaygım olmadı hiç. Çünkü ben basit bir kızım.

Sofistike, cool, marjınal, popüler, tiki. Kendimi etiketlemeyi sevmem.

Yaptıklarımın beğenilmesini isterim ama bunun dile getirilmesinden nefret ederim. Eğer beğeniyorsan gel bana söyle herkesin bilmesi gerekmez. Sonra kendimden nefret ediyorum.

En nefret ettiğim şey kibirdir. Şeytanın en sevdiği günah. Adam haklı beyler demek isterdim ama korkuyorughdjkbfg.

Kıskanç biriyim ama bu kıskançlığı hep içimde yaşarım, karşımdakine zarar vermem ve sıradan şeyleri kıskanmam. Eğer bir şeyi ya da birini kıskanmışsam bu onu çok sevdiğim anlamına gelir.

ÇOK ÖNEMLİ ŞEY: Bu yıl sınav dönemlerimde -okul sınavları- hayatımda hiç içmediğim kadar kahve içtim. Üçü bir aradalardan hani. Sonra üçü bir aradamın olmadığı bir gün sütle kendi kahvemi yapmak zorunda kaldım. O günden beri üçü bir arada içemiyorum. Tatsız tuzsuz geliyor. Tavsiyem, kendi kahvenizi kendiniz yapın. Hem o granüllerin yüzeyde oluşturduğu şekiller çok eğlenceli.

BAZEN NASIL SİNİRLİYİM.

Aslında geçen gecelerde yaşadığım o korkunç şey hakkında yazmak isterdim ama sonra fark ettim ki bu acıya henüz hazır değilim. Çünkü yazmak hatırlamak anlamına geliyor yaşananları tekrar tekrar. Ama sanırım en uzun ağlama rekorunu kırdım o gece, keşke yanımda yetkili biri olsaydı.

Kilo veriyorum. Çünkü yiyemiyorum. Korkuyorum. Hem canım istemiyor.

İhtiyacım olan pek çok şey var. Yapmak istediğim pek çok şey. Ama yaşım küçük. Bazı şeylere karşı gelemiyorsunuz. Amaaaa Eylül'de 18 oluyorum. Bilemem artık...............

İTİRAF: Japonya en çok görmek istediğim aynı zamanda da en çok korktuğum yer. Onu Bosna takip ediyor. Ama Bosna'dan zerre korkmuyorum. Çünkü oraya aşığım. Göçmen falan değilim ha, Siirt'te doğdum ben, babam askerdi. Annemi kızdırınca Arap diye atar yapıyor bana. SİZ HİÇ ÇEKİK GÖZLÜ ARAP GÖRDÜNÜZ MÜ SJKDHFD.

Eğer belime kadar uzanan ipek gibi saçlarım olsaydı, gidip kısacık kestirirdim. Omuzlarıma bile dökülmüyor henüz saçlarım ama ben tekrar kestirmek gibi çılgın planlar yapıyorum.

Çok sıradan bir kızım. Kalabalıkta kimsenin dikkatini çekmem sanıyorum. Sessizim. Yani ilk başta.

Tek yaptığım okumak, çizmek, izlemek, dinlemek arada böyle yazıyorum bir de.

Sadece kendimin ve belki birkaç kişinin anlayabiliceği saçma sapan şeyler yazıyorum.

Ve mezun olduğum okuldan çok tatlı bir kız, bana kitap almayı teklif etti. Nasıl hoş bir şey değil mi? Sonra  Chris Cofler'ın mükemmelliği üzerine konuştuk biraz.

Bir de anlattıklarımı bir sonuca bağlayamama sıkıntısı çekiyorum. Aynı yazıda ya da aynı sohbette bir nefeste 347583435 tane konudan bahsedersen böyle oluyor işte.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

İçimdeki geçmişte yaşama isteği, hiçbir zaman kaybolmayacak. Biliyorum.
Bir başka hayatta Hans Zimmer, Frank Sinatra, Woody Allen, Tim Burton, Salvador Dali, Vincent Van Gogh, Yann Tiersen ya da Chris Colfer olabilirdim.
Ama olamadım.
Hala mükemmel olabilmek için bir şansım var değil mi? 
Ben şu anda yaşadığım hayatta ne yapması gerektiğini bilmeyen küçük bir kızım.
Okuduğum her kitapta, dinlediğim her şarkıda, izlediğim her filmde kendimden bir şeyler bulan.
Şu hayattaki en büyük kıskançlığım kitap, film ya da şarkı olamamak.
Hiçbir zaman o hep dinlediğim şarkıların kimlere neden yazıldığını bilemeyecek olmak, izlediğim filmlerin senaryosu nasıl oluştu, okuduğum kitabı yazar nasıl ve neden yazdı, bunları bilememek, beni hep delirtecek.
Eski zamanlarda yaşamayı isterdim. Gerçekten.
Pek çok nedenim var bunun için.
Ama şu an dinlediğim soundtrack beni benden aldığı için buna burda bir son vermek zorundayım.
Belki de okumam gereken kitapları okuyorum, istemediğim halde.

13 Temmuz 2012 Cuma

Ama arkadaşlar iyidir.

-Bi şey diyeyim mi sana?
-De.
-Sen şu an napıyorsun, biliyor musun?
-Ne?
-Bu kadar çok okuyarak, dinleyerek, severek ileride yapacakların için koskoca bir birikime sahip oluyorsun. Yani ilerde çok güzel şeyler yazacağına, üreteceğine inanıyorum ben. Böyle umutsuz olman boşuna yani. Bu umutsuzluğun da bunun bir parçası. Belki böyle olması gerekiyor. Ama ben senin harika şeyler yapacağını biliyorum. Herkesten önce kendini sev, bazen kendinden çok değer veriyorsun başkalarına. Kendini küçümseme. Herkesten önce kendini sev, hak ediyorsun çünkü her şeyi diğerleri kadar, belki daha da fazla.

Başlıkları hiç sevmiyorum bazen.

Unutmak istediğim zamanlar oluyor. Neden ve nasıl tanıştığımızı. Tanışmak zorunda mıydık ki? Gerekli miydi bu, hayatımda bir dönüm noktası falan mısın, tanrı beni seninle mi sınıyor yoksa? Ben bugüne kadar hiç böyle olmamıştım. Sevmekle ilgisi yok seni sevmiyorum bile. Sevmiyordum. Şimdi en azından konuşabiliyoruz. İlk zamanlarımızı hatırlıyorum da... İyi öldürmemişim seni. Nasıl dayandıysam sana? Bu kadar "şey" olmak zorunda değildin. Kendimi gördüm sende, sen de bende. Tamam ama rahatsız edici değil mi iki insanın birbirine bu denli benzemesi? Herkesin hayalleri çakışık ama neden biz? Böyle olmak zorunda değildi bence seni tanımak zorunda değildim, o zaman neden karşıma çıktın? Neden sonradan çok sevdim seni, neden bunu bi türlü kabul edemedim. Kıskanmam normalde, hırslı biri değilim çünkü, hem de hiç. Peki seni, neden kıskandım? Benim için hiçbir özel anlamın yoktu ki senin. Sıradan biriydin, sonra neden konumun değişti?

Bazen seni başlangıçta neden sevemediğimi düşünüyorum, neden? Sıradan biri işte, diğerlerinden ne farkı var, herkesi severken onu neden sevemiyorum?

Cevabını bile bilmediğim sorularım var benim.
Cevapları öğrenmek istiyor muyum, onu bile bilmiyorum.
Lütfen "iyi bir insan" olmuş ol, ben safın tekiyim, cümlelerinin altında gizlediğin sinsi anlamları sezemem, sen suratıma söylemedikten sonra. Beni incitme. Çünkü seni tanıdığım ilk andan itibaren yaptığın her şey beni incitti ve sen bunun farkında bile değilsin.
Lütfen bana karşı dürüst ol ve beni incitme.
Çünkü kırılganım.
Herkes kadar. Tamam belki azıcık fazla.
Eski halime geri dönmek istemiyorum.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Söylemeniz gereken şeyleri söylemediğinizde iyi bir şey yapmış olmuyorsunuz işte.
Aman karşımdaki üzülmesin.
Ne kadar aptalsınız. İnsanlar çok bencil ve siz "iyi biri olacağım" diye BOŞUNA uğraşıyorsunuz.
Yapmasanıza.
Yapma.
Hayır yani onlar için harcadığınız çabayı fark etmiyorlar bile, anlamıyorlar. Siz kendi kendinize kafaya takıp, üzülüyorsunuz.
YAPMAYIN.
Daha çok ağlarsınız yoksa böyle.
Abi.
NEDEN.

"Ben çok kötü biri oldum, önceden böyle değildim, yeni oldu, ben kıskanmazdım önceden. Anlıyor musunuz? İnsanların hiçbir şeyi kafalarına takmamasını kıskanmazdım, saçma bulurdum bi kere. Ama şimdi KEŞKE. diyorum. Keşke onlar kadar duyarsız olabilseydim, daha az üzülürdüm."

5 Temmuz 2012 Perşembe

Bazen

Diyorum ki, doğmasaydım, yani insan olarak gelmeseydim bu dünyaya.
İnsanların yüreğine dokunan bir şarkı olmak isterdim mesela. Yağmurda yürürken dinledikleri, ağladıklarında damlalara karışan belli olmayan bir gözyaşına sebep olmak isterdim.
Ya da güzel bir film, efsaneleşmiş. Veya henüz keşfedilmemiş.
Ama en çok da kitap olmak isterdim. Bir kitapta yaşasaydım, kötü kız bile olsaydım mesela, mutlu olabilirdim belki de.
Şu an yaşadığım hayata tercih ederim her türlü kitabı.
Çünkü kitap yazılır ama bu böyle bitmez, herkes kendi dersini çıkarır, farklı farklı dersler ama aynı kitaptan. Yüzde bir gülüş, sayfaya damlayan bir damla gözyaşı, altı çizilmiş satırlar...
Ve ben güzel kokmak isterdim. Milyon çeşit parfüm var piyasada. Ama hiçbiri dünyanın en güzel kokusunu veremiyor sana. Kitap kokusunu.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Hayal kırıklığı.
Özetle bu.
Kendimden kaynaklı olmak zorunda da değil.
Neden bilmiyorum, böyle hep bir güven sorunu.
Ne kendime ne de başkasına.
Böyle bir mütevazılık ki allah da bu huyumun belasını versin.
HAYAL KIRIKLIĞI DEMİŞ MİYDİM DJKHKGGF.
Neyse ya.
Cidden yoruldum.
Zaten o kadar anlatıyoruz da noluyor? Kim gerçekten dinliyor, kim anlıyor?
KİM DEĞER VERİYOR Kİ AMINA KOYİİM.
HAHA.
Cidden çok. Neyse.
Bir de konuştuğun insanların hayallerini çalması var.
Ardından bakakalıyorsun, diyemiyorsun, ama o benimdi, çünkü seviyorsun, değer veriyorsun.
Kimseye çok da değer vermemek gerek aslında da işte lanet olsun ki yapamıyorsun.
Kalp kırmaktan çok korkuyorum.
İyi değilim bokum.
Ama yine de insan olmaya çalışıyorum.
Bir de yüzünü bile görmediğim insanları çok özlüyorum.