30 Aralık 2012 Pazar

Iki yanlis sadece kirik kalpler soz konusuyken mi bir dogru eder?

Hayat, hayal gucumuze ket vurdugu icin pek cok insanla ayni hayali paylasiyoruz. Ve bu, herkesi cok yoruyor.

Hamileligin son donemlerine dogru anne adaylari karnindan ayaklarini goremez ya hani, o tepecik engel olur onlara. Egolarindan dunyayi, kendinden baska hickimseyi goremeyen insanlar goruyorum, kibirden yapilma tepelerinden "beni", "gercek beni" goremiyorlar.
Cok ilginc cidden. Varliklari cok ilginc.

Neyse.

Korkularima korku ekledigim su gunlerde yeni fiiller turetiyorum. Garip bir sekilde hepsi huzunlu. Nedenini bilmiyorum, bildigim tek sey mutlulugun bana yakismadigi. Belki ondandir.

Yine soylemek istediklerimi soyleyemedim. Cunku sizi tanidigini dusunen insanlarin aslinda bir bok bilmeyip bildigini iddia etmeleri, kendilerini sizi tanidigina inandirmalari ve ustunuze gelinmemesi gereken konularda uzerinize gelmeleri.
Keske uzerime gelmeden once egodan yapilma at gozlugunuzun baglarini biraz gevsetseniz.
Oturdugum yerden yoruluyorsam sebebi de sizsiniz.

16 Aralık 2012 Pazar

Yasamaktan bu kadar korkmasaydim, yasayabilirdim belki de.

Fazla bir sey yasanmiyor ama hikayeler yaziliyor, cok fazla hikaye var, cok fazla yasamak istenilen birbirinden bagimsizmis gibi gorunen ama insani kurguya zincirlerle baglayan bir suru hayat, bir suru hikaye. Iki satirlik cumlelerim sayfalar uzunlugunca paragraf olmayi bekliyor. Ben ve benim sonu gelmeyen cumlelerim... Kendi kendime koydugum engeller var bir de. Bunu yazamam dedigim. Yazarsam bilinir cunku, anlatamadiklarimi okuttugum icin yaziyorum ya zaten. Heyecanla kimsenin anlamadigi seylerden bahseden o kizin arkasinda pek cok sey var ya hani aslinda. Soylemek istedigi seyleri soyleyemedigi icin baska seylerden bahseden, soylemek istediklerini yazan, dinlemesini istediklerine okutan. Aslinda soylemek istediklerimi tam olarak yazabildigim de soylenemez. Bir seyler belli olmadan yazmaya cekindigim seyler var, yazdiklarimi okumuyorsunuz, BENI okuyorsunuz, hic tanimadigim insanlarin karsisinda gucsuz kaliveriyorum. Tanidigima memnun oldugum ama beni tanimasini istemedigim insanlar var, neden bilmiyorum. Ve bu yuzden kendime ket vuruyorum, tam olarak yazamiyorum. Yazdiklarim yavan geliyor bana, edebiyat yapamiyor degilim, yapabildigimin farkindayim. Sorun da bu zaten. Yani bazen. Bilenler ustume geliyor sonra, benim iyiligimi dusundukleri icin. "Yazsana. Yaz." "Bundan daha iyisi mumkun." "Daha iyisi yapilacaksa onu bir tek sen yapabilirsin." Emin olamiyorum. Karar veremiyorum. Kafasini yastiga koydugu anda uyuyabilen insanlardan olamadim hic. Kafami yastiga koydugumda tavan uzerime cokuyor benim. Yasayamadigim hayatin agirligi altinda eziliyorum. Korkmasaydim, diyorum. Yasamaktan bu kadar korkmasaydim, yasayabilirdim belki de. Bir yerden baslamak istiyorum nefes almaya, bogulacagimi dusundugum icin aldigim nefes cigerlerimi suyla doldurmuscasina yakiyor. Yasayamamanin verdigi huzunle karada boguluyorum. Hayati yasamaktan korkmak uzerine kurulu bir hayat benimkisi. Korktugum, korkulmasi gerektigini dusundugum seylerin sonsuz uzunlukta bir listesini yaptim. Onca seyden korktum da bi korkmaktan korkmadim. Bizi daha fazla insan yapan seylerden biridir bence korkmak. Yine de hicbir seyin kirmadigi ve hicbir seyin acitmadigi paralel bir evrende yine korkarak ama daha az korkarak belki de yasamaktan korkmak disinda her seyden korktugum bir hayati yasasaydim...

Yine ben, ben olurdum. Hicbir sey degismezdi. Hayatim belki mukemmel olmazdi ama yasanilabilir olurdu, yasiyor olurdum.

8 Aralık 2012 Cumartesi

Okurken gelen ilham konulu.

Baskalarinin benim soylemek istedigim seyleri benden once soylemeleri beni hic uzmuyor, aksine sevindiriyor, cunku bana bir cikis noktasi ve ulasmam gereken bir hedef veriyor. Ustune bir seyler koyabilmem icin firsat. Ne bileyim, aslinda cok cok yazasim var sirf bu konu hakkinda ve yine sirf aciklamak icin ama vaktim yok ki.

6 Aralık 2012 Perşembe

gozyasi yuklu bulut.

En kotusu de birileri icin gostedigin cabanin milyonda birini bir baskasindan gorememen. O bosu bosuna bekleyis. Cok yorucu oldugunu bile bile, hani belki birgun biri benim onlari gordugum gibi beni de gorebilir umuduyla, belki yardim eder. Ne bileyim. Anlatmasi zor. Anlatildiginda anlamasi zor. Her seyi zor.

Bi de her seyin bir zamani varmis bunu bir kez daha anladim. Tahammul edemedigin bir sesi duymadan yapamadigin da oluyormus. Zamanlama meselesiymis her sey, duygu meselesi, yasanmisliklarin nesnelerle ortusmesi gerekmis, anlamla yuklenmesi.

1 Aralık 2012 Cumartesi

Peki ya?

Bir seyi ya da birini tamir etmeye calistigimizda, tadilat sureci bittiginde neden tamir edilmesi gereken biz oluyoruz?

9 Kasım 2012 Cuma

Cümleler biriktirdim ama. Düğüm düğüm boğazımda. Konuşamadığım için yazdığımı anlayamadılar hala.
Çok şey var herkes gibi söylemek isteyip de söyleyemediğim.

20 Ekim 2012 Cumartesi

Ders bitiyor eve geliyorum, yine ders. Test cozuyorum, kitap okuyorum, muzik dinliyorum. Basim kalabalik oluyor yani, yapilacak milyon sey var, TEST COZMEM GEREK. Ama ben boyleyim ya hani, hani ne zaman  yapmam gereken milyon sey olsa bana bi ilham gelir ya hani. Heh, iste. O duruma geldim yine. Dinledigim her sarkiya hikayeler yazmaya basladim kafamda, izledigim filmlerin sonu yok, benim kurdugum son daha guzelken senaristin elinden cikani "son" olarak kabul edemem ki ben. Ictigim cayda bile ilham verici bir sey goruyorum. Yeni hikayeler.
Fikirler ususuyor kafama, ama yapmamam gerek, beklemem gerek, ertelemem gerek. Sonra bunlari yapmam icin cok vaktim olacak, bu yil gecince rahat edecegim sonra ne istersem yapabilirim. DE ISTE.
Yapamam.
Cunku ben boyleyim.
Stres. Baski. Sorumluluk.
Bunlar beni bogmadan  hicbir sey yazamam.
Kafam rahatken yazamam.
Ve su son bir ayda baktigim her yuzde bir masal goruyorum. Birinin gelip onu anlatmasi gerek sadece.
Yazmamam gerek.
Beynimde minyaturum var. Kucucuk bir kiz. Yazmak istiyor. Ama ben onun elini kolunu bagladim, agzina da bant cektim ki konusup da beni yazmaya zorlamasin diye.
Ama olmuyor, olduramiyorum. Tek istegim, beynimdeki minyaturumun dusunmeyi birakmasi.
Mumkun degil,
Asik oldum bi de. Bi adamin sesine, karisina asik olus bicimine.
Yururken gordugum o kedi. Eczanenin kedisi. Taflan'in ikizi. Kaldirimda kosusturan insanlar.
Her ders cikisi kendimi orda buldugum, oraya nasil gittigimi bile hatirlayamadigim kitapevi.
Yazilmasi gereken seyler, yazilamayan seyler.
Kitaba mi baslasam, yeni hikayeye mi, hikaye de degil hikayeler silsilesi. Anlatamiyorum ama cok canim aciyor, dusundukce basima agri giriyor.
Keske yazamasam, yazmak istemesem, yazmasam. Yazmadan yapamam.
Bilmiyorum. Kimse yanimda degil, kimse yardim etmiyor, ben bile kendime yardim edemiyorum.

30 Eylül 2012 Pazar

Nasil hissettigimin bir onemi yoktu bence ama yine de cevapladim sorusunu. Iste boyle hissediyorum:            
                                                                                               



                                                                                                                                             




19 Eylül 2012 Çarşamba

Mektuplar aliyorum, nasil mutlu ediyor.

Kendinize inanmadiginiz zamanlar olabilir, degersiz hissettiginiz, hicbir sey yapamadiginizi dusundugunuz.
Iste arkadaslar boyle zamanlar icin var. 
Ve boyle zamanlarda yaninizda olan arkadaslariniza her zaman guvenebileceginizi de bilmeniz gerekir.
Hatta belki de boyle zamanlarda hic tanimadiginiz insanlar da yaninizda olabilir, bunun sizi mutlu etmesi gerekir.
Bazen sadece uzulursunuz ve bunu anlayacak birine ihtiyac duyarsiniz ve bazen kimse anlamaz.
Benim bazen kahve icerken midem bulanir mesela.

Baskalarinin sizin hayallerinizi desteklemesi kadar guzel bir sey de yoktur, cunku zaten onunuzde size engel yiginla insan vardir. Bazilari sadece varligiyla uzer sizi, caninizdan bezdirir, anlamazsiniz neden.

Ben bazen kiskanc biri oluyorum ve bu yuzden kendimi "dunyanin en kotu insani" diye nitelendiriyorum. Ama kendimi boylesine acimasiz nitelendirebildigim icin kolaylikla hayir diyorlar, "Kotu biri olsaydin bunu kolaylikla soyleyemezdin.".
Arkadaslar, kotu olmaniza izin vermiyorlar.

Ve ben, kendimi, kendim olarak dusunmedigimde yazdigim her seyi cok begeniyorum. Hakli olduklarini kanitlama bicimleri mi onlari bilemiyorum. Ama artik bazi seyleri kabullenip ona gore davranmamin zamani geldi de geciyor.

Uc kitap birden okuyorum,  bir tane yaziyorum.
Tabii bunlar hep saka.
Ama bir seyler var tam buramda, ve disari cikmak icin can atiyor (YAZAR BURDA ISARET PARMAGINI ALNINA DAYAMISJDHSFKJDD).
Nietzsche'nin de dedigi gibi, sanirim gebeyim. Aciklama yapayacagim, okuyan bilir.
Ustu kapali konusmaya nasil bayiliyorum. 
Kitaplardan, filmlerden, sarkilardan alintilar yaptigimda beni anlayabilecek birileri var mi acaba ya?
Anladiniz mi mesela.
Neyse.
Butun bunlar hep saka.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Sen beni bos ver, ben hep beklerim.

Yemek yiyebildigim gunleri ozledim. Arkadaslarimi da. Bi sey izleyebilmeyi ozledim heyecanla. Ama yok yapamiyorum. Eskisi gibi bicir bicir, kipkirmizi bi suratla bagira cagira yerimde duramayarak konusamiyorum artik. Sanki bir ruh emici tarafindan opulmusum gibi. Hogwarts profesorleri asla yanilmaz, bilirsiniz ama ne zaman mutsuz hissetsem yedigim cikolatalarin yardimi olmuyor. Sadece midemi bulandiriyor. Kahve icemiyorum. Yemek yiyemiyorum. Tek yapabildigim sey cay icmek. Cunku cayin tadi yok. Boyle icmis miyim icmemis miyim, hic anlamiyorum ama midemi bulandirmayan tek sey o oldugu icin, cayi seviyorum. Televizyondaki salak sacma seyleri izlemeyin, rica ediyorum. Radyo dinleyin onun yerine. Size sevdigim frekanslari soyleyebilirim eger isterseniz. Okudugum kitap o kadar gereksiz ki. Zaten hicbir seyden tat alamadigim bir donem de tuz biber oldu resmen hayatima. Okumak istedigim kitabi da benim yerime baskalari okuyor. Nasil nefret ediyorum bu durumdan. Sonra arkadaslarimla konusuyorum, arkadas olmaya calistiklarimla. Insanlar ne zaman bu kadar bencillesmis anlayamiyorum. O sirada odamda karanlikta, radyo dinliyordum herhalde ben ya da uyuyorumdur bilmiyorum. Ben de cok bencilim. Insanlarin gozumun icine baka baka bazi seyleri yapmasindan. her seyde bana kabahat bulmasindan biktim. Istedigim hayati baskalarinin yasiyor olusu benim de sinirimi cok bozuyor. Ben de dertsiz tasasiz bi yasam istiyorum. Ama tabii ki istedigimiz her sey oyle sirf istiyoruz diye olmuyor.  Ayni hayalleri paylastigim insanlar canimi yakmaya baslayinca ondan da bi sogudum, nefret ettim, bi seyler oldu orda da. Anlamadim. Yazamiyorum artik. Yani, istedigim gibi. Cay doldurup bi kosede unutuyorum hep. Soguk cay, kahve. Bunlardan nefret ederim halbuki. Bi ara sadece salatalik yiyordum. Bugun de mesela su saat olmus, ne bi sey yedim ne de ictim. Cunku bi sey canimi o kadar yakiyor ki yiyip icmek sacma geliyor bana.  Boylesine aci cekerken ne anlami var ki yemenin, hem zaten midem de kaldirmiyor artik. Bana yapilanlari kaldirmiyor aslinda ama ben bunun icin yiyecekleri sucluyorum. Yalan soyledigini bildigim halde, susuyorum mesela. Benim istedigim o anda olmuyor ama onunki oluyor mesela. Tuhaf kaciyor. Gece lambasi isiginda yasiyorum butun gun. Cunku odamin caminin onunde balkon var. Balkon da kapali, oda gibi bi sey. Karanlik yani odam gece gunduz. Fark etmiyor. Zaten en cok geceleri seviyorum galiba. Topuklu ayakkabi giyerek bulasik yikiyorum mesela. Allaam kimseye can sikintisi vermesin dkjhdf. Bazi sarkilar islikla eslik etmek icin ideal. Bunu da su an fark ettim.
Neyse.
Sonucta birileri beni hep uzuyor ama ben onlara hicbir sey demiyorum. Beni nasil uzduklerini, icimdekileri, soylemek istediklerimi bir bir goruyorum saniyelik goz dalmalarinda. Ve canimi yakiyorlar. 
Beni hicbir zaman kimse anlamaz.
Niye bilmiyorum halbuki gayet acik konusuyorum.
Bi de kendimi ev dekorasyonuna ve modaya verdim bir haftadir. Hatta sikintidan geceleri uyuyabilmek icin ders falan calisiyorum dusunun yani.
Cok komik bence bunlar.
Bi sure sonra acikmamaya alistim.
Su zaten icmem.
Yok olacagim gunu bekliyorum derken ciddi miydim, bilmiyorum, aradan zaman gecti.
Ya ben eskiden nasil civil civildim. O kadar neseliydim ki insanlar bundan nefret ederdi djfdfkhdfd.
Onlar mi kazandi ne oldu? Ben anlamadim.
Insanlara sigarayi biraktirma yontemlerini ogrendigim su gunlerde canim nasil sigara cekiyor. Ama icemem yani. Ben annemler sigara icerken mutfaga bile giremeyen, yedigi yemegi birakip giden, ciglik cigliga o ortamdan kacan insanim.
Cok tuhaf.
Bi de fikirler beynime ususuyor nasil sinir bozucu. Elinden bi sey gelmedikce ne anlami var ki bunun?
Aman yaaa.
Aman yani.
Sonra bazen birilerini ozluyorum kimler onlar bilmiyorum. Ama ozluyorum. O kadar ki icim aciyor. Birileri bana sarilsin istiyorum ama o zamanlarda bana sarilacak kimse olmuyor. Ben de kendime sariliyorum.
Sokaktan eve bi kedi getirmemek icin kendimi zor tutuyorum.
Uzerimde ciddi bi mallik, bi giciklik, sinir bi sey var ama ne oldugunu cozemedim.
Umarim gecer.
Gecer yaaaa zaman her seyin ilaci.
Ben beklerim.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Sadece kendi hayatınızın başrolünü oynayabilirsiniz.

O kadar. Bunun farkında olmanız ve bunu sindirmeniz gerekir. Dikkat çekmek için yaptıklarınıza insanlar bir defa inanır sonrasında alışır. Anlar kim olduğunuzu, farkına varır hayatınızdan memnun olmadığınızı, onun yaşamının da başrolü olmaya çalıştığınızı. Ama biz insanlar elbette ki çok benciliz. Aşırı bencil. Her şey istediğimiz anda, istediğimiz gibi olsun isteriz. Benim  dediğim olsun. Bu kadar bencilken biz, en basitinden izlediğimiz filmdeki karakterleri bile kıskanırken, onların yerinde olmak isterken başkalarının hayatlarında başrol olmaya çalışmayın. Boşuna harcamayın değerli vaktinizi bunun için, başkalarının yaşamlarını çalmayın, kendinize yeni bir tane yaratın.

28 Ağustos 2012 Salı

Başınızdan geçenleri bir kaleme anlattığınız zamanlar olabilir.

Tanıdıklarınıza anlatamayacağınız şeyler yaşarsınız bazen. Sizi çok üzen ve utandıran şeyler. Anlatmaya çalışırsınız aslında üstü kapalı bir biçimde. Ama kimse anlamaz. Duygularınızı saklamada dünya markası olmuşsunuzdur çünkü. Size göre siz, haykırmaktasınızdır çektiğiniz acıları, okuyan hiçbir şey anlamaz ama. Yabancı gözüyle baktığınızda siz bile anlayamazsınız o saçma sapan yazının altında yatan derin anlamı.

Uykumda ağladığımı uyanınca fark ettim, yüzümü yıkamaya gittiğimde şişmiş gözlerimi gördüm.

"Canım hiç acımadı. İçim acıdı sadece, çok acıdı."

Sizi ya da yaşadıklarınızı yargılamayacak birine ihtiyaç duyarsınız bazen. Sizi tanımayan. Bir ya da iki kez gördüğünüz ya da hiç görmediğiniz insanlara.

Aslında anlaşılmaktan çok anlatmak istiyoruz hepimiz. Anlatıp kurtulmak. Anlatırsak geçip gidecek sanıyoruz. Hiç geçmiyor ama.

Sarılacak biri olmadığında kendinize sarıldığınız zamanlar da olabilir.
Karnınızdaki boşluğu kapatmak istercesine iki büklüm gezersiniz farkında olmadan.
"Bu kız dik durmayı bilmiyor mu ya?" der belki bir akrabanız, kafanıza kitap koyarak yürümenizi öğütler. Dik durmaya çalıştığınızda o boşluğun daha da genişlediğini anlatamazsınız hiçbirine, denemezsiniz bile. Anlamayacaklarını bilirsiniz çünkü.

Yine de isterdim ki tanıdık gelmesin cümlelerim size. Ama ben sizin yaşadığınız kadar bile yaşamıyorum ki kendi cümlelerimi yaratayım. Ben sizde kendimden bir şey bulmam, siz bulursunuz. Kimseye benzetemem kendimi. Nedensiz yere hep mutsuz olmayı yakıştıramam kendimden başka kimseye.

Cümlelerimi seviyorum ama. Çünkü onlar bana ait. Burası bana ait. Burda beni kimse yargılayamıyor. Zaten kimsenin kimseyi yargılamaya hakkı da yok ama duramıyoruz işte.

Bir amacı olmalı her şeyin. Bir hedefim olmalı. Yükseklerden olsa bile, uçmalıyım belki de.
Yaptığım kelime oyunu sinirimi bozdu yalnız.
Neyse.


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Sessizlik kulaklarımızla duyabildiğimiz bir şey.

Kocaman fincan, içinde kahve. Sütsüz ve şekersiz. Tatsız tutsuz. Benim gibi. Elimde hiç okumak istemediğim bir kitap. Bir türlü bitmek bilmiyor. Kulaklığımı çıkartıyorum çünkü dinlediğim şarkı canımı yakıyor. Mutsuzken dinlediğimiz şarkının sözlerine odaklanma saçmalığı. Camdan dışarı bakıyorum ve hiçbir şey göremiyorum, tek dileğim sessizlik. Kafamı toparlamak istiyorum, seni geride bırakmak. Çok canım yanmadı aslında, malum zamanlarda evde ağrı kesici bulamadığımda daha çok üzülüyorum mesela. Bir hiçsin aslında. Bitmişsin. Ağzımıza sıçan her insanı başımıza taç yapma sorunsalı. Rahatlıyorum biraz. Neden bilmem viyaklayan kedilere bağırıyorum içerden "Kavga etmeyin!". Gülüyorum sonra. Kendi kendine konuşmayan delidir. Ben bazen yok olmak istiyorum ama bunun hiç kimseyle ilgisi yok. Hep hüzünlüyüm. Neden? Cevabını bilmediğim bir soru daha. Ama en azından sorabiliyorum bu iyi çünkü sormaktan korktuğum pek çok soru var. Düşünüyorum. Düşünmek hep acı veriyor. Geçmişi geçmişte bırakabilsek her şey daha mı kolay olur acaba? Karnımın ağrısını dindirmek için ağrı kesici bakıyorum dolaptan. Kaç Novalgin bir Majezik yapar acaba, diye soruyorum kendime. İki tane içip yerime dönüyorum. Fincandaki kahve soğumuş. Sıcak içilmesi gereken her şeyi unutup, buz gibi yapmada bir dünya markasıyım. Bardağı alıp evyeye boşaltıyorum. Mutfakla salon arasında mekik dokuduğum dakikalar. Evde yalnız olduğum için hiç gürültü yok. Dışarda kuşlar ötüşüyor, minicik kuşlar nasıl bu kadar ses çıkartabiliyorlar? Koltuğa iyice gömülüyorum. Neşe içinde oyun oynayan çocuklar var bahçede. Tuhaf. Kendimle ilgili böyle bir anı hatırlayamıyorum. Kitabımı elime alıyorum. Sonu olmayan bir kitap bu, biliyorum. Yazarının tüm kitaplarını okudum ve hiçbirinin sonu gelmedi. Sonu olmayan şeylerden nefret ettiğim halde okuyorum. Okumazsam ne yapacağımı bilmiyorum çünkü. Bazen yapabildiğim tek şey okumak gibi geliyor. Nostaljiyi yaşıyorum, teknoloji çağına ayak uyduramadığım görülüyor. Sadece biraz sessizlik istiyorum. Sessizliği kendi kulaklarımla duymak. Her yanımı kapladığını hissetmek, beni boğmasını istiyorum sessizliğin. Çünkü düşünüyorum ve canım yanıyor. Düşüncelerimin gürültüsünden rahatsız olduğum için biraz olsun sessizlik istiyorum. Yerimden kalkıp odama gidip, yatıyorum. Babamın en geç bir saat sonra yanıma geleceğini bilerek. Ne zaman erken yatsam, anlıyor, gelip soruyor: "Neyin var?"
Sormaktan korktuğum soruları sorabilmek, cevap bulamadığım soruların cevaplarını bulmak istiyorum artık. En son dinlediğim şarkıyı mırıldanıyorum. Karnımın ağrısı geçmemiş ama hafiflemiş gibi. Şarkının filmin neresinde çaldığını düşünüyorum sonra. Dinlediğim çoğu şarkının benden ve kendisinden bağımsız bir hikayesi var çünkü. Bulamıyorum. Cevabını bulamadığım bir soru olarak kalıyor bu da.
Uyandığımda biliyorum ama. Kahraman ölürken çalan şarkıydı bu. Filmin sonunda.

26 Ağustos 2012 Pazar

Başladığınız bir hikayenin sonunu mutlaka getirmelisiniz.

En azından birini de mutlu bitirmelisiniz. Çünkü kendi hikayemizin nasıl biteceğini bilmiyoruz.
Sadece sonunu göremediğim şeyler beni çıldırtıyor, neden bilmiyorum. Takıntılarım var, oldukça fazla.
Mesela bir şey yazarken bile, ödev esnasında yazdığım paragraf bile bitmeden başından kalkamam onun, bunun gibi şeyler işte.
Yeteri kadar yarım bıraktığımız şey yokmuş gibi.
Onca aşk, hayal, iş, arkadaşlık...
Bilmiyorum sonuçta yazıp yazıp yarıda bıraktığım hikaye ben olsaydım, bu yarıda kalmışlık hissinden nefret ederdim.
Sonuçta ömrümüz kaybettiğimiz yarımızı aramakla geçiyor diye, yarımız hep eksik diye, yaptığımız her işi yarıda bırakmak zorunda değiliz, değil mi ama?

24 Ağustos 2012 Cuma

Amma çok şey istiyorum.

Kim benimle birlikte bir şeyler öğrenir? Resim kursuna gidelim mesela. Dil öğrenelim. Çello çalalım. Birbirimize yardım edelim, birimiz pes edecek olduğunda diğerimiz ona destek olsun falan. Sincabım var benim. Ona diyorum resim kursuna gidelim, diye. Ben senin gibi çizemiyorum, yeteneğim yok ki diyor. Böyle olmasın işte. Hiç bilmediğimiz şeyleri yapalım, öğrenmeye çalışalım, baştan pes etmeyelim, korkup kaçmayalım. En büyük kabusumdur kaybolmak. Hiç bilmediğimiz bi yere gidelim, KAYBOLALIM. Kimsenin bizi tanımadığı bi yerde, sokaklarda bağıra çağıra şarkı söyleyelim. Küçük çocuklar gibi seke seke yürüyelim. Ne bileyim. İnsanların yargılamaması gibi bi durum imkansız biliyorum, en azından bilmediğimiz bi yerde tanımadığımız insanlar bizim hakkımızda ne düşünür diye endişelenmeden birazcık eğlenelim. Duvarlara çizimler yapalım. Milletin başına ekşiyelim turist taklidi yapıp, yakalarından düşmeyelim. Küçük konserler verelim.

Yaşayalım istiyorum. Pişman olmayalım sonradan. İçimizde kalmasın. Keşkelerimizi azaltalım birazcık da olsa.

Satırların altını çizebilseydim eğer, bu cümleler fosforla parlıyor olurdu.

  • Dünya hep aynı kalırken ölen insan sayısının artması ve günün birinde kimseyi gömecek yer kalmayacak olması tuhaf değil mi yani?
  • Düşüncelerimin anlamları daldan nehre düşen yapraklar gibi benden düşmeye başlamıştı, ağaç bendim, nehirse dünyaydı.
  • Hayatımın en güzel günlerinden biri, hayatımı yaşadığım ve hayatım hakkında hiç düşünmediğim bir gündü.
  • "Peki, güzel şarkılar neden üzüyor seni?" "Gerçek olmadıkları için." "Hiç mi?" "Hiçbir şey hem gerçek hem güzel değildir."
  • Umarım hiçbir şeyi asla benim seni sevdiğim kadar sevmezsin.
  • Umarım bir gün sen de sevdiğin biri için anlamadığın bir şey yapma deneyimini yaşarsın.
  • Geçmişe ihtiyacım yok diye düşünüyordum. Geçmişin bana ihtiyaç duyabileceği aklıma gelmemişti.
  • Birbirimize söyleyecek çok şeyimiz vardı ama söyleme yolumuz yoktu.
  • Bazen yaşamadığım tüm yaşamların ağırlığını kemiklerimde duyuyorum.
  • Sadece yitirmek istediğim şeylere tutunabiliyorum.
  • "Kendini anlamamanın yanlış bir yanı yok." demişti. Kabuğumdan içimi görüyordu.
  • Hayatına bir sürü insan girer ve çıkar. Binlercesi. Girebilsinler diye kapıyı açık tutman gereklidir. Ama bu aynı zamanda gitmelerine izin vermek de demektir.
  • Hayat hikayem boşluklardan ibaretti.
  • Bir yalanın koruyabileceği hiçbir şey kalmadı.
  • Çekinmek, kafanı istediğin bir şeyden öteye çevirmektir. Utanmak, kafanı istemediğin bir şeyden öteye çevirmektir.
  • Yoruldum. Hepten yıpranmadım ama yeterince yıprandım.
  • Hayatımı daha az duygulanmayı öğrenmeye harcadım. Her gün daha az duygulandım. Büyümek midir bu? Yoksa daha beter bir şey mi?
  • Kendini mutluluktan korumadan mutsuzluktan koruyamazsın.
  • Ona söylemek istediğim şeyler vardı. Ama onu inciteceklerini biliyordum. Hepsini gördüm ve böylece beni incittiler.
  • Düşüncelerim bir bacadan içeri giriyor ve yanıyor.
  • Farklı bir dünyada başka biri olsaydım farklı bir şey yapardım.
  • Bazen insan sadece yok olmak ister.
  • Yaşamayı öğrenmenin bir ömür sürmesi ne üzücü, çünkü hayatımı yeniden yaşayabilsem, her şeyi farklı yapardım. Hayatımı değiştirirdim.
  • Aşkın trajedisi budur, hiçbir şeyi özlediğin bir şeyden daha fazla sevemezsin.
  • Sevdiğim bir şeyi yitirip sonra başka şeyleri sevmeyi reddetmekten korkuyorum.
  • Tüm seslerim içimde kilitli.
  • Yaptığım her şeyi düşündüm. Ve yapmadığım her şeyi. Yaptığım hatalar benim. Ama yapmadığım şeyleri geri alamam.
  •  Etrafımızda bir sürü şey oluyordu ama aramızda hiçbir şey olmuyordu. 
Aslında sadece bu kadarla da sınırlı değil. Ama anlatamam. Okumadan anlayamazsınız zaten. O yüzden okuyun istiyorum. Herkes okusun. Aynı yerlerde ağlayalım, aynı yerlerde gülelim istiyorum. Bence bunlar gayet makul istekler.

Bugüne kadar okuduğum en yaratıcı kitaptı bir de, kokusunu içinize çekmek için sayfalarını karıştırdığınızda ne demek istediğimi tam anlamıyla anlayacaksınız.

Çok konuşmaya gerek yok aslında kitabın adını ve yazarını verip gideyim ben okuyup okumamak size kalmış.

Ama okusanız ne de güzel olur.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın - Jonathan Safran Foer

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kuracağım cümle için kullanmam gereken doğru kelimeleri bulamıyorum, bulsam da doğru yere yerleştiremiyorum.

Ben bazen kışı özlüyorum.

Kar yağarken salondaki tekli koltuğu camın önüne çekip elimde koca bir fincan dolusu dumanı tüten kahvemle oturup karı izlemeyi.
Lapa lapa yağmasını gözleyip, uzun süreceğinden emin olduğum anda kendimi dışarı atıp karın altında yürümeyi.
İncecik yağan karı kimse sevmez, derdim ama, mutlaka vardır orda birileri.
Kar tuttuğunda kulaklarımda en sevdiğim şarkıyla sitenin çimenliğinin pürüzsüz görüntüsünün üzerine kar melekleri yapmayı, sevdiğim şarkı bitince geri almak için uğraştığımda eldivenlerimin ipodumu ıslatmasını.
Küçücük kardan adamlar yapıp onlara "Karın olmak istiyorum karın! Ey benim kardan adamım!" diyip, gülmekten tıkanmış biçimde onların yanlarına yatmayı.
Gözlük camlarıma yapışan kar tanelerinin eriyişini izlemeyi.
Karda ilerlemek için ayaklarımı değil, dizlerimi kullanmayı, dizlerim üşüdüğünde eve çıkıp, yorganın altında kitap okumayı, limonlu çayımı içerken dilimi yaktırmayı.
Mısır patlatıp film izlemeyi mesela. Mısır patlağını sadece kışın yiyebildiğimi söylemiş miydim?
Bizim ev kışın hep çok sıcak olur. Hiç battaniye altında bi şey yapamam o yüzden.
Ve soğuğu da sevdiğim için atkı, şapka kullanmam. İncecik gezerim, kim bilir belki de hasta olmak istiyorumdur.
Üşümek çok güzel çünkü.
Parmaklarından kan çekildiğinde, ki zaten bende anemi var, ellerin uyuşup da artık hissetmemeye başladığında yaşadığını hissetmesi insanın, tuhaf değil mi?
En çok da düşmeyi özlüyorum kışın buzda. İlkokuldayken okulun iki girişi de bayırdı, az düşmedim oralarda. Şimdi düşemiyorum ama, çok istiyorum düşmeyi, düştükten sonra kendime gülmeyi, insanların da bana gülmesini, çünkü ben düşen birini görünce deli gibi gülerim.
Ama düşemiyorum işte. Hep hayat yüzünden. Biz istemesek de yere sağlam basmayı öğretiyor bi şekilde bize. Eskisi gibi olamıyoruz, bize eskiyi hatırlatan bir şeylere tutunmak istiyoruz ama geçmiş gitmiştir, ne yapsak nafile.
Bunca güzel şeye rağmen de en hüzünlü mevsim kış gibi geliyor bana, neden bilmem ama sonbaharda hep mutluyum ben.
Keşke böyle yapmasak. Hislerimiz için kılıf uydurmasak, suçlayacak birini bulmasak.
Çok yanlış aslında, kış hüzünlü değil ki, kimi için mutluluk.
Kış geldiğinde hüzünle boğulan benim.
Yine de küçük kardan adamlarıma maniler söyleyip çıldırmış gibi gülerken görülsem çok mutluyum zannedilir.
Bu hayatta mutsuzluğunu hissettirmemek çok önemli sonuçta.
Aferin bana.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Birini gerçekten tanıdığını, tanıyabildiğini düşünmek ne saçma.

Tanımaya çalıştığım nice insan. Tanıdığımı sandığım ama aslında tanıyamadığım. Bana gösterdikleri ne kadar gerçek, aslında neler düşünüyor, söylediği her cümlenin altında bir piçlik aramalı mıyım, söyledikleri ne kadar doğru, güvenmeli miyim?

Zaten başıma ne gelirse hep insanlara yardım etme isteğim yüzünden geldi. Sonuçta ben kimim ki? Herkes kendisi için en iyiyi bilir, ne yaparsan yap yaranamazsın bazen, yanlış anlaşılırsın falan.

Şimdi fark ettim de ilk kez başıma gelmiyor böylesi, daha önce toplu halini yaşamıştım. Ama affettim, hep affederim, insanlar için üzülüyorum çünkü, kendimde de sevmediğim şey işte.

Hep yalanlarına inanmayı seçtim, birine bir kez alışmayagör. Telefonda ağladım, ona değil, en yakınıma, en yakınım olma lüksünü kaybetmişti artık. Ama affettim, çünkü hep böyle yaparım, yapmamalıyım aslında, yapmamalıyız. Birisi bizi üzdüğünde affetmemeliyiz. Affetmek aynı şeyi bir daha yapmasına izin vermek demektir, bizi üzmesine izin vermek.

Bi de ağzıma sıçan insanlar bende sonradan nasıl takıntı oluyor, anlatamam. Sıçtıkları boku bilir hale geliyorum. Çünkü takıntılıyım. "Get over it." Bu bana göre bi şey değil, karakterime ters. Unutamıyorum, aşamıyorum. Çünkü çok üzülüyorum.

Ve hiçbiri de ne kadar kırıldığımın farkında değil. Bu beni daha da üzüyor. Yerden kırıklarımı, unufak olmuş parçalarımı toplamaya çalışırken yaralanıyorum, ellerim kan içinde kalıyor, ölmek istiyorum. Ama yapabildiğim tek şey ağlamak oluyor.

Ağlamak basit bir eylem, refleks. Önemsiz gibi görünüyor. Timsah gözyaşları.
Ağlamak dünyanın en yorucu işi, ben de dünyanın en ağır işini yapayan nice işçiden biri.

Ben bazen kekeliyorum bazen de cümlem havada kalıyor devamını getiremiyorum.

"Bu, konuşmaya konuşmaya konuşmayı unutmuş."
Aslında unutmadım. Ama doğru kelimeleri bulamadığım zamanlar oluyor ya da aklımın başka düşüncelere kaydığı, insanım sonuçta. Sebepsiz yere gözlerimin dolduğu oluyor, geçmişin durduk yere aklıma geldiği zamanlar, hatırlamak istemediğimiz şeyler neden kendini hatırlatmak, unutturmamak konusunda bu kadar usta? Sevmememiz gereken insanları neden seviyoruz ki, neden bize çektirdiklerini bildiğimiz halde onları affediyoruz, değer veriyoruz? Peki ya neden hiç tanımadığımız insanları özlüyoruz, bir kere bile görmediğimiz ama çok özlediğimiz insanları? Cevabını bilmediğim çok sorum var nedense.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

"Upuzun sonu gelmeyen bir çıkmaz sokak, belki de tam da budur onun söylemek istediği."

Söylemek istediğim bir şeyler var ama söylemeye mecalim yok. Bu burda dursun da, elbet birgün söylerim.

Çayım YİNE soğudu.

Uyudum hep. Çok uyudum. Çok iyi hatırlıyorum bi kere içeri girer girmez montumu bile çıkarmadan kafayı sraya koyup bütün gün uyumuştum, bilmediğim bi nedenden dolayı çok yorgundum çünkü.

Uyanmayayım ama dinlediği şarkıyı bana da dinletebilsin isterdi. BİR BAŞKASININ KULAĞINA ASLA KULAKLIK YERLEŞTİREMEZSİNİZ. Uyanırdım tabii. Uyku sarhoşu dinlerdim o şarkıları.

 Ipodumun şarjı bittiğinde arkadaşlarımınkinden dinlerdim falan. Bi keresinde uyandığımda dinlemekte olduğum şeyin Galatasaray marşı olduğunu fark etmiştim kdjhgjdgfb. Komikti. Çünkü ben takım tuttuğum zamanlarda fanatik Fenerliydim. Peeh.

Sonra dün yağmur yağdı. Çok fenaydı. O yağmurda dışarı çıkmam imkansızdı. Hem dramaların ortasında bi de o yağmurda evden çıkıp gidemezdim, kışın kar yağarken yaptığım bir şeydi bu. Ama mevsimlerden kışı değil, yazı yaşıyoruz. Haliyle bunu zaten biliyorsunuz. Yazdan nefret ederim bunu da biliyor muydunuz? Sıcaktan nefret ederim. Sevdiğim tek sıcaklık, soğuktan ellerim uyuşmuşken vücudumdaki karıncalanmayı geçirmeye yarayacak sıcaklıktır, kışın esen sıcak rüzgardır. Salt sıcağı ya da soğuğu sevmem ben. Sıcağı ve soğuğu birbirlerine sarılmışlarken severim en çok.

Yine de bir fırsat yarattım kendime. Yerler henüz ıslakken dışarı çıkmayı başardım, yürüdüm yağmurun izleri silinmeden sokaklarda. Bunun bana ifade ettiği anlamı anlamanızı beklemiyorum. Herkes için farklı anlamlar taşır çünkü.

Uzaklaştım. Çok sevdiğim insanlardan. Bunu bilerek mi yaptım bilmiyorum, sonra yeni insanlar tanıdım ve onları çok sevdim, hayat çok tuhaf vapurlar falan.

Sarılmak istediğim insanlar var, hiç tanımadığım, yani tanıyorum ama biriyle yüz yüze konuşmadan onu tanıyamazsın ki, o zaman bile tanıyamazsın, asla tanıyamazsın. Birini ancak sana gösterdiği kadar tanırsın, izin verdiği kadar, yalan ya da gerçek.

Ama  gerçekten tanıyabilmek istediğim o kadar çok insan var ki...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir türlü sonu gelmeyen kitap gibisin,

okuyorum okuyorum, sayfalarını çeviriyorum, az kaldı görüyorum ama erişemiyorum. Orda bi yerde "SON" görmek istiyorum, içim ferahlayacak çünkü gördüğümde ama iznim yok sanki buna, bir şeyler hep zorluyor beni kendi "SON"umu yaratmaya. Sonuçta bıkıyor insan, sonunu da görmek istemiyor, o içindeki bir an önce bitse de kurtulsam isteği de yok oluyor, önemsemekten vazgeçiyor çünkü "Yeter." diyor. "Biteceği yok bunun, artık okumayacağım."

3 Ağustos 2012 Cuma

"Hikayelerim için yaşanmışlık biriktirmeye gideceğim, çünkü anlatılmayı bekleyen çok hikayem var, biliyorsun. Ve ben bunları anlatmadıkça, bir başkası, onları benim yerime anlatıyor ve ben buna dayanamıyorum. Kalbimi söküp alıyor, kemiklerimi kırıyor. Bir his bu sadece, ufacık bir his, insan bedenine çektirdiği acıları tahmin bile edemezsin. Bazen bir şeyleri gerçekten görmen gerekiyor, gerçekten. Ve ben gidiyorum, çünkü sen beni göremedin."

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Ait olduğum yere geri döndüm: Geçmişe.

Yeni bir defter almam gerek, belki de defterler. Yine ne yazdığımı bilmeden yazmam, hep susmam, kendime kapanmam gerek. Bunu daha önce de yapmıştım. Hayatımın belli yılları hep susmakla geçti ve sonra biri gelip kabuğumu kırdı.

Her şeye ağlıyorum. Ağlarken kendimi böylesine saçma şeyler için bir daha gözyaşı dökmemeye ikna etmeye çalışıyorum ama hiç başarılı olamıyorum.

Şarkıların hüznü insanlardan gelir-miş. Pitbull dinlerken ağladığımda bunun ne kadar doğru olduğunu anladım.

Yazıp yazıp üzerini çizdiğim cümleler, acı çektiren anılar...

Neden hep üzgünüm, bilmiyorum.
Ne yapmam gerektiğini de.

İnsanların hayatlarında "ufak bir dokunuş" olmak istiyorum. Varlığımı hep hatırlasınlar ama beni unutsunlar. "Bazen insan sadece yok olmak ister."miş.

Anlatamadığım çok şey var, anlatmak için çırpınıp durduğum ama çırpındıkça boğulduğum.

Konuşamıyorum.

Bazı şeyleri anlatmama gerek kalmadan anlayın istiyorum.

Bekledim.
Hep bekledim.
Şu son iki yılım beklemekle geçti.

Yeni tanıştığım insanlara "Memnun oldum." derken içimden sorduğum "Beni görebiliyor musun?"lar istediğim cevabı vermedi bana.

Beni unutabilir misiniz?

Çok güldüm, çok konuştum, çok ağladım. Hiçbirinin nedenini anlayamadı(nız)m.

Hayatınızda "ufak bir dokunuş" olmama izin verir misiniz?

Burdaydım, her zaman sizinle.

Çok konuştum.

Özür dilerim.

Beni göremediniz.

Yapmam gerekeni yaptığımı varsayıyorum.

Ben yine yolda yürürken şarkılar mırıldanmaya devam edeceğim kimseye aldırmadan. Kırtasiye veya kitapevlerinde kaybolacağım. Tuvaletlerde ağlayacağım. Bayiiden dergi alırken sessizce parayı uzatışımı, aldıktan sonra onları göğsüme bastırıp derin nefesler alarak, havayı koklayarak her zaman yemek yediğim yere yürürken göreceksiniz belki de. Kedilerle konuştuğumu, durup dururken güldüğümü, birden ağlamaya başladığımı.

Çünkü bir bulutu istediğiniz şekle sokmakta ustadır zihniniz.

Ama beni görürseniz, sakın selam vermeyin, olur mu?

"Ufak bir dokunuş" olmama yardım edin görmezden gelerek.

Özür dilerim yine çok konuştum.

Tek isteğim bir yerlerden bana bir şekilde ulaştırılacak muhteşem listeler. "Dinlenecek güzel şarkılar" ve "Okunacak iyi kitaplar" listesi, fazla bir şey değil.

Tek isteğim biraz iyi müzik ve edebiyat.
Benim yerime konuşacak şeyler yani.

Çünkü artık konuşmuyorum.

27 Temmuz 2012 Cuma

Ben bir şey anlatırken beni dinlemeyip, zaten anlatmış olduğum şeyi tekrar anlatmaya zorlayan insanlara vurduğum doğrudur.

Sonuçta ben çok sinirli bir insanım.

Yere düşen son şekerparemin ardından "Someone Like You" söyledim.

Burdayım çünkü, bıktım.
Herkesin bana soğuk demesinden, "Başlangıçta sana gıcık oluyordum."lardan. Sırf farklı düşünüyorum diye ya da bazı şeyleri olduğu gibi kabul etmiyorum diye ya da sürekli heyecanlı olduğum için, üzüldüğüm zaman veya arkadaşlarımla birlikteyken mutlu olduğum nadir zamanlarda ya çok sesli ağladığım ya da çok sesli güldüğümden dolayı, başkalarının fikirlerini olduğu gibi benimseyemediğimden dolayı belki de en çok.

X kişisi o kitaba güzel dedi diye Y kişisinin de okumaya başlar başlamaz güzel demesine gıcık olduğumdan mesela. Değil kardeşim. Değil. Aynı kitabı ben de okuyorum, değil, niye başkalarının seni etkilemesine izin veriyorsun beni de dinleme ama onu da dinleme. Kitabın kapağını açmadan nasıl iyi olduğu kanısına varıyorsun? Ya da beğenmediğin bir kitabı başkaları beğenmiş diye o kitap hakkında konuşulduğunda "Ben de çok beğendim." diyorsun?

Aşırı gürültülü hapşırırım ve en az üç kez peş peşe. Belki de bundan dolayı. Çok konuştuğum için, her şey hakkında konuşabildiğim için. "Soğuksun." "Sevmezdim seni ama şimdi seviyorum." Ya da "Seni sevmiyorum ve bunun bir nedeni yok sadece sevmiyorum."lardan bıktığım için burdayım.

Bir insanı tanımak öyle iki günde olacak iş değil. Bazen bir ömrünü birlikte geçirdiği insanı tanıyamıyor insan.
Beni benim ağzımdan da dinleyin demiyorum.
Ama beni başkasından da dinlemiyorsunuz ki.
Beni dinlemiyorsunuz ya da şöyle düzelteyim: Kimse kimseyi dinlemiyor.

Ve ben bundan nefret ediyorum.

Sadece tanımadan düşünmeyin istiyorum.
Mümkünse düşünmeyin. Zaten bu yaptığınız düşünme eyleminin getirisi gibi de görünmüyor.

Bi insanı tanımadan onun hakkında yargılara varmanız. Hiç doğru değil. Ben de yapmıştım ordan biliyorum. Önyargı iyi değil. Hiç hem de. HİÇ.

Burdayım çünkü anlatacak daha iyi hikayelerim varken hala kendimi kabul ettirmeye çalışıyorum.

Çünkü kalbimi kırıyorsunuz.

Çünkü hep ağlıyorum.

Çünkü nefret edemiyorum.

Önyargılarınızdan bıktığım için burdayım.
Ve isteseniz de istemeseniz de beni benden dinlemek zorunda kalacaksınız.
Çünkü siktiğimin önyargısı yüzünden zaten tanısanız da tanımasanız da nefret ediyorsunuz.
Bari ben anlatayım öyle nefret edin abi.
En azından kafam rahat olur.
"Hep ben konuştum. Ve bu kimsenin hoşuna gitmedi. Nefret ettiler. Ama artık 'Neden?' diye sormak zorunda değilim kendime."
En azından bir cevabım olur.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Kitapların kırılma noktaları vardır.

Okumaya başladığınız bir kitapta bir yer vardır, bir cümle belki bir paragraf ya da koca bir bölüm. O kısmı ilk okuduğunuzda sevmeye başlarsınız kitabı. Bir kitabı sevmenize neden olan ilk cümleler ya da bir kitapta sevdiğiniz yegane cümleler. Sizi kıran, ağına düşüren cümleler. Kitabın sizi içine çekmesine neden olan... Ve her zaman başkalarınınkiyle aynı olmak zorunda da değildir, size özeldir, sizin için anlamlıdır, sizi çekmiştir, bazı cümleler vardır onları herkes sever, çünkü onlar zaten sevilmeleri amacıyla yazılmıştır.

Köpeğine koyduğu adın dönme bir yahudiye ait olduğu söylendiğinde inkar eden, kahramanla söz dalaşına giren bir dedenin yenilgiyle ve bir reddedişle köpeğini, dönme bir yahudi şarkıcının ismi olabileceği endişesiyle sahip olduğu isimle değil de "Buraya gel Dean Martin, kızım." diye çağırması hoşunuza gitmiş olabilir. İlk kez orda gülmüş, orda hüzünlenmiş olabilirsiniz, bu kimseyi ilgilendirmez.

Demem o ki,
kitap okurken herkes gibi olmak zorunda değilsiniz, en azından kitap okurken.

Derdimi anlatabiliyor muyum, hiç bilmem.

Her şeyin siyah-beyaz olduğu zamanlarda ortaya çıkmış ilk renk gibiyim. Her yerde herkesin gözüne batıyorum.

Geçmişte sıkışıp kaldığımı söyledim mi hiç?
Uyum sağlayamıyorum yeni hiçbir şeye. Teknoloji hiç bana göre değil. Kötü demiyorum bana göre değil.
Sonuçta ben hala yazılarımı kapaklarına değişik anlamlar yüklediğim defterlere yazıyorum. Bilgisayarda bir şeyler yapabilmek için kendimi zorluyorum. Hiçbir şeyi anlamıyorum çünkü biraz da anlamak istemiyorum. Torrent indirdim ama hala dizilerimi izlediğim siteden, şarkılarımı youtube'tan indiriyorum.
Alıp okumadan bir köşeye kaldırdığım kitaplarım var. Onlara kokmaları için zaman tanıyorum. Bu çok önemli. Eskiyen kitaplar her zaman daha yoğun daha güzel kokar. Sonuçta taze yaprak hamurunun kokusunun nasıl berbat bir şey olduğunu öğrenmiştim deneme kitapçıklarından. Evet, elime deneme kitapçığı geçtiğinde yaptığım ilk şey sayfalarını kontrol etmek değil, onu koklamak oluyor.
Televizyon izleyemiyorum. Radyo dinliyorum. Bir zamanlar herkes (televizyonun olmadığı o güzel günlerde) radyo dinliyordu, insanlar aptallaştırılmadan önce radyo dinliyorlardı.
Ve bir daktilom olsa bilgisayara elimi bile sürmem.
Birilerine mektup yazmayı çok istiyorum ama mektup yazacak kimsem yok.
Birine telgraf çekmeyi isterdim doğrusu.
İnsanların birbirleriyle iletişim kurabilmesinin zor olduğu dönemde, birilerinin gerçekten özlendiği, her şeyin hele ki aşkın daha değerli olduğu bir zamanda yaşamak isterdim.

Ben ki ilk kez bulunduğum bir yerde kimsenin dikkatini çekmemeye çalışırım, dudaklarım mühürlenir adeta, konuşamam. Dikkat çekmemeye çalışmak için oldukça yanlış bir yöntemmiş meğerse bu. Çünkü insanlar konuşmamanızı garip buluyor. Çok fazla gürültü var. Gereksiz yere söylenen binlerce cümle. Onlardan biri olmanızı istiyorlar, konuşmanızı, gereksiz cümlelerinizle yüksek sesler çıkartmanızı, çıkartılan gürültüye katkıda bulunmanızı.

Ve nihayet konuşmaya başladığımda onların hiç ilgisini çekmeyen şeylerden bahsediyorum. İzlediğim dizilere olan bağlılığımı görüp bana "Manyak mısın, geri zekalı, vaktini başka şeyler için harcasana." diyorlar. Okuduğum kitaplardan heyecanla bahsetmemi tuhaf buluyorlar. "Sakin ol, altı üstü bir kitap. Bütün bunlara hiç gerek yok."

Hiç anlayamayacakları şeylerden bahsediyorum. Anlamlar yüklediğim şeylerden, hatta bazen kişisel şeylerden.

"Abdülhak Hamit Tarhan'ı sevmiyorum." "Duvarımı boyamam gerek." "O kitabın çıkmasını ne kadar bekledim ben, haberiniz var mı?" "Real Monsters izlemediniz mi, gerçekten mi?" "Örgü örebilirsin çok sıkılıyorsan." "O kedi sana ne yaptı?" "Neden çok konuşuyorsunuz?" "Evet yine defter aldım, hayır geçen hafta aldığım bitmedi?! Niye bitsin ki, bir hafta da defter bitirebilecek kadar anlatacak şeyim yok benim."

Sonuçta ne yapsam da, ne yapmasam da, bir şey yapmama gerek de olmasa yine de bulunduğum ortamda sırıtıyorum. Sanki herkes siyah-beyazmış da ben kırmızıymışım gibi.

22 Temmuz 2012 Pazar

İnsanlar bazen sadece üzgündür.

Okudukları kitap iyi bitmemiş olabilir, izlediği dizi sezon finaline girmiştir belki, dinlediği şarkıyı kaldıramamıştır o an için. Ya da susamıştır ama kalkıp bir bardak su koyacak gücü bulamamıştır kendinde. Yemeğini paylaşacak biri yoktur yanında, sessizlik istemiştir belki de hayatında bi süre için ama istediği sessizliğin huzur getirmediğini fark etmiştir. En sevdiği eşyası kayıptır, uzun süredir görmediği bir arkadaşı görmüş düşüncelere dalmıştır ya da hiç görmek istemediği birini görmüştür, hiç olmak istemediği bir yerde, istemediği biçimde. Hararetle bir şey yazarken kaleminin ucu kırılmıştır belki de. Hayallerine giden treni kaçırmıştır, canı yanmıştır, elinden hiçbir şeyin gelmediği zamanlardadır. Boşluktadır. Çok sevmiştir ama sevilmemiştir ya da sevilmiş ama sevmemiştir. Balığı ölmüştür, ojesi çizilmiştir, sigarası bitmiştir ama canı dışarı çıkmak istememiştir. Televizyon izlerken gördüğü habere üzülmüştür, bardak kırmıştır, hava ruhuna iyi gelmemiştir, yağmur dilemiştir, yağmur gelmemiştir.

İnsanlar bazen sadece üzgündür. İlle de bi nedeni olması gerekmez. Küçük şeylerden mutlu olabilen her insan ufacık şeylere de üzülebilir.

Ya da başkalarına ufacık görünen ama kişi için çok büyük anlamlar taşıyan şeylere.

Saatlerin o kadar güzel, ilgi çekici olmalarının sebebi; kaybettiğimiz, geçip giden ve geri dönüşü olmayan o zamanı hatırlattıkları için bir özür belki de, bir pişmanlık.

Bazı insanlar kaybettiğim zamanım. Bile bile harcadım onlar için vaktimi. Başkaları mutlu olsun diye kendinden ödün vermenin yarattığı acıyı bilir misiniz? Her şeyden önce birilerine değer vermek acı çektirir insana. O mutsuzken mutsuzsundur mesela. Canın yanar anlatamazsın. Aman üzülmesinler diye hep susarsın, susmak acıtır, içten içe kemirir seni ama ağzını açıp bir kelime bile söyleyemezsin. "Üzülmesinler, hep mutlu olsunlar, bu bana yeter."

20 Temmuz 2012 Cuma

Ne kadar acı çekerseniz çekin, kimse sizi anlamayacak ve bu sizin acınızı arttırmaktan başka bir işe yaramayacak.

Bazen ne demek istediğimi ben bile anlayamıyorum.
"Kucakla, hadi, kalk, bak bakayım."
Dediğini yaptım kucakladım, yapıp ettikten sonra zorla alınan bir kucağın affettireceğini düşünmesi çok saçmaydı. Sarıldı ama ona geri sarılmadım, ısrar etti, konuştu, mecbur geri sarıldım ama uzun tutmadım. Yerime geri yattım kitabıma odaklandım. Bir yandan da nefesime hakim olmaya çalışıyordum. İnsanlar suratıma bakarken ağlamam şiddetleniyor elimde olmadan, yok olsunlar istiyorum o an karşımdan.
"Bana bak."
Konuşuyordu. Elbette konuşacaktı çünkü vicdan azabı duyuyordu onu dinlemedim, hıçkırıklarıma engel olmaya çalışırken kitabıma odaklanmaya çalıştım. Pek bir şey göremiyorudum. Birkaç kez bana seslendi cevap vermedim. Sonra sinirlendi. Affedilmediği anladığında. Bağırıp çağırdı. Galiba. Hatırlayamıyorum. Ve ben de kitabıma geri döndüm. Hıçkırıklarıma engel olamayınca kafamı yatağa gömdüm. Sonuna kadar kafamı öylece tutmak, kendimi boğmak istedim, yatağın içine girebilmek, yok olabilmek, ama olmadı.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Bunlar benim cümlelerim değil.

Ama daha önce milyon kez anlatmaya çalıştım bunu insanlara. Dürüst olun, direkt olun. O küçücük beyninizle olayları karmaşıklaştırmaya çalışıp, her şeyin içine etmeyin diye. Neyse.

"Pek anlayamadığımı söyledim. Çoğunlukla dürüst bir insanımdır. Anladığım zaman anladım, anlamadığım zaman da net olarak anlamadım derim. İkircikli ifadeler kullanmam. Sorunların büyük kısmının ikircikli ifadeler yüzünden çıktığına inanırım. İnsanların çoğunun ikircikli ifadeler kullanmasını, onların aslında içten içe, bilinçsizce de olsa, sorun çıkarmayı arzu etmelerine bağlarım. Başka türlü düşünebilmem mümkün değil."

17 Temmuz 2012 Salı

Mesela.

Konuşurken konudan konuya atlarım, o yüzden ben bir şey anlatırken beni "dinleseniz" iyi edersiniz. Çünkü tekrar etmem istendiğinde bunun imkansız olduğunu insanların nasıl anlamadığını düşünüp  "EBEN." diyip konuşmaya son veriyorum. Bu yazarken de böyle. Bi keresinde bi arkadaşım bana "Son yorumda kaç kez konu değiştirdin biliyor musun? 7!" dedi. Şaşırmıştı. Çünkü beni tanımıyor. Neyse.

İnsanları ne kadar severseniz sevin mutlu olamıyorsunuz, izin vermiyorlar. Bi kere onları sevmenize bile izin vermeleri asırlar alıyor. Ve nihayet sonunda arkadaş olduğunuzda yorulmuş oluyorsunuz.

Bazen o kadar çaresiz hissediyorum ki, elime bir kitap alıp kendimi o kitabı anlamaya zorluyorum. Ya da normalde asla dinleyemeyeceğim ritimde şarkıları açıp son ses dinliyorum. Beynimin o an sadece onlara odaklanmasını istiyorum. Çünkü düşünmek acı veriyor.

Korkuyorum. Pek çok şeyden korkarım. Korkularımı göstermekten de hiç gocunmam. Güçlü biri gibi görüneceğim diye bir kaygım olmadı hiç. Çünkü ben basit bir kızım.

Sofistike, cool, marjınal, popüler, tiki. Kendimi etiketlemeyi sevmem.

Yaptıklarımın beğenilmesini isterim ama bunun dile getirilmesinden nefret ederim. Eğer beğeniyorsan gel bana söyle herkesin bilmesi gerekmez. Sonra kendimden nefret ediyorum.

En nefret ettiğim şey kibirdir. Şeytanın en sevdiği günah. Adam haklı beyler demek isterdim ama korkuyorughdjkbfg.

Kıskanç biriyim ama bu kıskançlığı hep içimde yaşarım, karşımdakine zarar vermem ve sıradan şeyleri kıskanmam. Eğer bir şeyi ya da birini kıskanmışsam bu onu çok sevdiğim anlamına gelir.

ÇOK ÖNEMLİ ŞEY: Bu yıl sınav dönemlerimde -okul sınavları- hayatımda hiç içmediğim kadar kahve içtim. Üçü bir aradalardan hani. Sonra üçü bir aradamın olmadığı bir gün sütle kendi kahvemi yapmak zorunda kaldım. O günden beri üçü bir arada içemiyorum. Tatsız tuzsuz geliyor. Tavsiyem, kendi kahvenizi kendiniz yapın. Hem o granüllerin yüzeyde oluşturduğu şekiller çok eğlenceli.

BAZEN NASIL SİNİRLİYİM.

Aslında geçen gecelerde yaşadığım o korkunç şey hakkında yazmak isterdim ama sonra fark ettim ki bu acıya henüz hazır değilim. Çünkü yazmak hatırlamak anlamına geliyor yaşananları tekrar tekrar. Ama sanırım en uzun ağlama rekorunu kırdım o gece, keşke yanımda yetkili biri olsaydı.

Kilo veriyorum. Çünkü yiyemiyorum. Korkuyorum. Hem canım istemiyor.

İhtiyacım olan pek çok şey var. Yapmak istediğim pek çok şey. Ama yaşım küçük. Bazı şeylere karşı gelemiyorsunuz. Amaaaa Eylül'de 18 oluyorum. Bilemem artık...............

İTİRAF: Japonya en çok görmek istediğim aynı zamanda da en çok korktuğum yer. Onu Bosna takip ediyor. Ama Bosna'dan zerre korkmuyorum. Çünkü oraya aşığım. Göçmen falan değilim ha, Siirt'te doğdum ben, babam askerdi. Annemi kızdırınca Arap diye atar yapıyor bana. SİZ HİÇ ÇEKİK GÖZLÜ ARAP GÖRDÜNÜZ MÜ SJKDHFD.

Eğer belime kadar uzanan ipek gibi saçlarım olsaydı, gidip kısacık kestirirdim. Omuzlarıma bile dökülmüyor henüz saçlarım ama ben tekrar kestirmek gibi çılgın planlar yapıyorum.

Çok sıradan bir kızım. Kalabalıkta kimsenin dikkatini çekmem sanıyorum. Sessizim. Yani ilk başta.

Tek yaptığım okumak, çizmek, izlemek, dinlemek arada böyle yazıyorum bir de.

Sadece kendimin ve belki birkaç kişinin anlayabiliceği saçma sapan şeyler yazıyorum.

Ve mezun olduğum okuldan çok tatlı bir kız, bana kitap almayı teklif etti. Nasıl hoş bir şey değil mi? Sonra  Chris Cofler'ın mükemmelliği üzerine konuştuk biraz.

Bir de anlattıklarımı bir sonuca bağlayamama sıkıntısı çekiyorum. Aynı yazıda ya da aynı sohbette bir nefeste 347583435 tane konudan bahsedersen böyle oluyor işte.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

İçimdeki geçmişte yaşama isteği, hiçbir zaman kaybolmayacak. Biliyorum.
Bir başka hayatta Hans Zimmer, Frank Sinatra, Woody Allen, Tim Burton, Salvador Dali, Vincent Van Gogh, Yann Tiersen ya da Chris Colfer olabilirdim.
Ama olamadım.
Hala mükemmel olabilmek için bir şansım var değil mi? 
Ben şu anda yaşadığım hayatta ne yapması gerektiğini bilmeyen küçük bir kızım.
Okuduğum her kitapta, dinlediğim her şarkıda, izlediğim her filmde kendimden bir şeyler bulan.
Şu hayattaki en büyük kıskançlığım kitap, film ya da şarkı olamamak.
Hiçbir zaman o hep dinlediğim şarkıların kimlere neden yazıldığını bilemeyecek olmak, izlediğim filmlerin senaryosu nasıl oluştu, okuduğum kitabı yazar nasıl ve neden yazdı, bunları bilememek, beni hep delirtecek.
Eski zamanlarda yaşamayı isterdim. Gerçekten.
Pek çok nedenim var bunun için.
Ama şu an dinlediğim soundtrack beni benden aldığı için buna burda bir son vermek zorundayım.
Belki de okumam gereken kitapları okuyorum, istemediğim halde.

13 Temmuz 2012 Cuma

Ama arkadaşlar iyidir.

-Bi şey diyeyim mi sana?
-De.
-Sen şu an napıyorsun, biliyor musun?
-Ne?
-Bu kadar çok okuyarak, dinleyerek, severek ileride yapacakların için koskoca bir birikime sahip oluyorsun. Yani ilerde çok güzel şeyler yazacağına, üreteceğine inanıyorum ben. Böyle umutsuz olman boşuna yani. Bu umutsuzluğun da bunun bir parçası. Belki böyle olması gerekiyor. Ama ben senin harika şeyler yapacağını biliyorum. Herkesten önce kendini sev, bazen kendinden çok değer veriyorsun başkalarına. Kendini küçümseme. Herkesten önce kendini sev, hak ediyorsun çünkü her şeyi diğerleri kadar, belki daha da fazla.

Başlıkları hiç sevmiyorum bazen.

Unutmak istediğim zamanlar oluyor. Neden ve nasıl tanıştığımızı. Tanışmak zorunda mıydık ki? Gerekli miydi bu, hayatımda bir dönüm noktası falan mısın, tanrı beni seninle mi sınıyor yoksa? Ben bugüne kadar hiç böyle olmamıştım. Sevmekle ilgisi yok seni sevmiyorum bile. Sevmiyordum. Şimdi en azından konuşabiliyoruz. İlk zamanlarımızı hatırlıyorum da... İyi öldürmemişim seni. Nasıl dayandıysam sana? Bu kadar "şey" olmak zorunda değildin. Kendimi gördüm sende, sen de bende. Tamam ama rahatsız edici değil mi iki insanın birbirine bu denli benzemesi? Herkesin hayalleri çakışık ama neden biz? Böyle olmak zorunda değildi bence seni tanımak zorunda değildim, o zaman neden karşıma çıktın? Neden sonradan çok sevdim seni, neden bunu bi türlü kabul edemedim. Kıskanmam normalde, hırslı biri değilim çünkü, hem de hiç. Peki seni, neden kıskandım? Benim için hiçbir özel anlamın yoktu ki senin. Sıradan biriydin, sonra neden konumun değişti?

Bazen seni başlangıçta neden sevemediğimi düşünüyorum, neden? Sıradan biri işte, diğerlerinden ne farkı var, herkesi severken onu neden sevemiyorum?

Cevabını bile bilmediğim sorularım var benim.
Cevapları öğrenmek istiyor muyum, onu bile bilmiyorum.
Lütfen "iyi bir insan" olmuş ol, ben safın tekiyim, cümlelerinin altında gizlediğin sinsi anlamları sezemem, sen suratıma söylemedikten sonra. Beni incitme. Çünkü seni tanıdığım ilk andan itibaren yaptığın her şey beni incitti ve sen bunun farkında bile değilsin.
Lütfen bana karşı dürüst ol ve beni incitme.
Çünkü kırılganım.
Herkes kadar. Tamam belki azıcık fazla.
Eski halime geri dönmek istemiyorum.

12 Temmuz 2012 Perşembe

Söylemeniz gereken şeyleri söylemediğinizde iyi bir şey yapmış olmuyorsunuz işte.
Aman karşımdaki üzülmesin.
Ne kadar aptalsınız. İnsanlar çok bencil ve siz "iyi biri olacağım" diye BOŞUNA uğraşıyorsunuz.
Yapmasanıza.
Yapma.
Hayır yani onlar için harcadığınız çabayı fark etmiyorlar bile, anlamıyorlar. Siz kendi kendinize kafaya takıp, üzülüyorsunuz.
YAPMAYIN.
Daha çok ağlarsınız yoksa böyle.
Abi.
NEDEN.

"Ben çok kötü biri oldum, önceden böyle değildim, yeni oldu, ben kıskanmazdım önceden. Anlıyor musunuz? İnsanların hiçbir şeyi kafalarına takmamasını kıskanmazdım, saçma bulurdum bi kere. Ama şimdi KEŞKE. diyorum. Keşke onlar kadar duyarsız olabilseydim, daha az üzülürdüm."

5 Temmuz 2012 Perşembe

Bazen

Diyorum ki, doğmasaydım, yani insan olarak gelmeseydim bu dünyaya.
İnsanların yüreğine dokunan bir şarkı olmak isterdim mesela. Yağmurda yürürken dinledikleri, ağladıklarında damlalara karışan belli olmayan bir gözyaşına sebep olmak isterdim.
Ya da güzel bir film, efsaneleşmiş. Veya henüz keşfedilmemiş.
Ama en çok da kitap olmak isterdim. Bir kitapta yaşasaydım, kötü kız bile olsaydım mesela, mutlu olabilirdim belki de.
Şu an yaşadığım hayata tercih ederim her türlü kitabı.
Çünkü kitap yazılır ama bu böyle bitmez, herkes kendi dersini çıkarır, farklı farklı dersler ama aynı kitaptan. Yüzde bir gülüş, sayfaya damlayan bir damla gözyaşı, altı çizilmiş satırlar...
Ve ben güzel kokmak isterdim. Milyon çeşit parfüm var piyasada. Ama hiçbiri dünyanın en güzel kokusunu veremiyor sana. Kitap kokusunu.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Hayal kırıklığı.
Özetle bu.
Kendimden kaynaklı olmak zorunda da değil.
Neden bilmiyorum, böyle hep bir güven sorunu.
Ne kendime ne de başkasına.
Böyle bir mütevazılık ki allah da bu huyumun belasını versin.
HAYAL KIRIKLIĞI DEMİŞ MİYDİM DJKHKGGF.
Neyse ya.
Cidden yoruldum.
Zaten o kadar anlatıyoruz da noluyor? Kim gerçekten dinliyor, kim anlıyor?
KİM DEĞER VERİYOR Kİ AMINA KOYİİM.
HAHA.
Cidden çok. Neyse.
Bir de konuştuğun insanların hayallerini çalması var.
Ardından bakakalıyorsun, diyemiyorsun, ama o benimdi, çünkü seviyorsun, değer veriyorsun.
Kimseye çok da değer vermemek gerek aslında da işte lanet olsun ki yapamıyorsun.
Kalp kırmaktan çok korkuyorum.
İyi değilim bokum.
Ama yine de insan olmaya çalışıyorum.
Bir de yüzünü bile görmediğim insanları çok özlüyorum.

28 Haziran 2012 Perşembe

Küçükken tek yaptığım şey çizgifilm izleyip, kitap okumaktı.
Kuzenim tiyatrocu olmak istiyor ve başkaları da. Biri var ki istiyorum tiyatrocu olsun, yıksın geçsin ortalığı.
Neyse.
Hiç öyle hayallerim olmadı benim. Elimde bir kitap dolanırdım öyle ortalıkta. Hayır yani kitapla gidilemeyecek yerlere bile kitap götürüyordum, okumaya fırsatım olmayacağını bildiğim yerlere. Çünkü elimde kitap olmadan eksik gibiydim.
Derdim ki hep, birgün ben de içimdeki kelimeleri böyle dökebilecek miyim kağıda acaba, lütfen dökebilecek olayım.
Bi de her zaman edebiyata aşırı bir ilgim olmuştur, evet.
Neden bilmezdim, bilmem.
Ama gizliden gizliye içimde büyüttüğüm bir hayal varmış meğerse.
Hazır hissettiğimde yaptığım her iş güzel olur benim.
Ama hazır hissetmeden bir şey yaptım, e olmadı doğal olarak, ben kendim sevemedim bi kere yaptığım şeyi.

" Hasret'in yüzünde tebessüm, elinde kitap, sesinde hep bir heyecan vardır. Hayat dolu ne güzel. İleride kağıt ve kaleme dokunursa yüreğinden çok güzel kelimeler dökülecek sayfalara, bunu bekliyorum kendisinden."

Ve artık benim de bir hayalim var. Küçük bir kızken kurmaya başladığım ağaç gölgelerinde, sıra altlarında, gece lambamın ışığında.

Artık benim de bir hayalim var.

23 Haziran 2012 Cumartesi

Her şey bittiğinde burdan kaçmayı çok isterdim ama kaçamam, belki sonra. Çooooook sonra. Ama şimdi değil. Eksiğim hala, eksiğiz. Sarmam gereken yaralar var. İyileştirmem gereken insanlar. Kendi belimi doğrultmam lazım önce. Planlar yapmamam,belki de biraz spontane yaşamam gerek. Ki imkansız da bu neyse. Bakalım.
Bazen "Mutsuzum." dediğim zamanlar için bile "Bunu söylemeyi hak ediyor muyum?" diye sorguladığım zamanlar oluyor.

12 Haziran 2012 Salı

Bir şeyler yapmak istiyorum, gerçekten. Yapmayı istediğim bir çok şey de var ama işte. "If you want God to laugh tell him your plans." diye boşuna dememişler. Ama bu planlar "tanrı"yı güldürmek ya da gerçekleştirilmekten vazgeçilmek için yapılmıyor değil mi? Bilemiyorum. Daha önce hiç bu kadar her şey bana karşı değildi, umarım bu böyle devam etmez yoksa cidden kafayı yiyeceğim. Yeteri kadar hissetmiyorum diye mi ya da hak etmiyorum diye mi bilmiyorum çünkü her şeyin hak edilmesi gerektiğine inanıyorum. Ama yani neden? Her şeyin benim için daha kolay olduğu bir başka hayatta çok mutluyum sanırım. Yani öyle olmalıyım. Bilemiyorum. Bilmediğim, anlayamadığım pek çok şey var. Bir şeyi yeteri kadar istemezsen gerçekleşmez midir, nedir abi. Hiçbir şeyi bu kadar istemiyorum ben belki de, bilmiyorum. Dileklerimiz havada uçusan toz zerrecikleri gibi.

Anlaşılmak istiyorum bazen ama kimse anlamıyor, sanırım bu benim suçum, çünkü çok tuhaf konuşuyorum, pek çok arkadaşım onlarla aynı dili konuştuğum halde beni anlamaları için bir "çevirmen"e ihtiyaç duyduklarını söylüyor. Ben sadece anlaşılmak istiyorum, bazen.

Yine de ne olursa olsun hiçbir şeyden vazgeçecek değilim. Vazgeçersem kendimi suçlu hissedeceğim. Tek ihtiyacım olan şey Chris Colfer'ın tavsiyelerine uymak. Kendisi her gün hayatımı kurtaran insan. Ona çok şey borçluyum.

Şimdi tek yapmam gereken kırmızı defterime yazmak, çünkü içimde bir çingene var, ayrıca kırmızı çok güzel bir renk tamam mı. Neyse.

Çok fazla iç çekiyormuşum. Komik. Bir de çok fazla gülüyorum. Ağzım hiç kapanmıyor diyebilirim buna rağmen insanlar beni çok soğuk, ciddi görüp benden korkabiliyor, şu hayatta anlamadığım çok şey var.

11 Haziran 2012 Pazartesi

14 yaşında göründüğüm gerçeği. Of. Sadece bu yıl 3 kez "8. sınıfa mı gidiyorsun?" dendi. Lise sona giderken ben. Neden böyle oluyor ki.

9 Haziran 2012 Cumartesi

İçimdeki 8 yaşındaki çocukla, 50 yaşındaki teyzenin arasına sıkışıp kalmış durumdayım. Zorlasam 70 yaşında bir de nineyim yani. Keşke her şey geçip gitse. Biraz da olsa kafamı toparlayabilsem. Çok zor oluyor böyle insanın kendi beyninde sıkışıp kalması.

4 Haziran 2012 Pazartesi

Düşünmeye bile zamanımın olmadığı bir dönemde bir şeyler üretmeye çalışıyorum ya, gerizekalıyım.