Tanımaya çalıştığım nice insan. Tanıdığımı sandığım ama aslında tanıyamadığım. Bana gösterdikleri ne kadar gerçek, aslında neler düşünüyor, söylediği her cümlenin altında bir piçlik aramalı mıyım, söyledikleri ne kadar doğru, güvenmeli miyim?
Zaten başıma ne gelirse hep insanlara yardım etme isteğim yüzünden geldi. Sonuçta ben kimim ki? Herkes kendisi için en iyiyi bilir, ne yaparsan yap yaranamazsın bazen, yanlış anlaşılırsın falan.
Şimdi fark ettim de ilk kez başıma gelmiyor böylesi, daha önce toplu halini yaşamıştım. Ama affettim, hep affederim, insanlar için üzülüyorum çünkü, kendimde de sevmediğim şey işte.
Hep yalanlarına inanmayı seçtim, birine bir kez alışmayagör. Telefonda ağladım, ona değil, en yakınıma, en yakınım olma lüksünü kaybetmişti artık. Ama affettim, çünkü hep böyle yaparım, yapmamalıyım aslında, yapmamalıyız. Birisi bizi üzdüğünde affetmemeliyiz. Affetmek aynı şeyi bir daha yapmasına izin vermek demektir, bizi üzmesine izin vermek.
Bi de ağzıma sıçan insanlar bende sonradan nasıl takıntı oluyor, anlatamam. Sıçtıkları boku bilir hale geliyorum. Çünkü takıntılıyım. "Get over it." Bu bana göre bi şey değil, karakterime ters. Unutamıyorum, aşamıyorum. Çünkü çok üzülüyorum.
Ve hiçbiri de ne kadar kırıldığımın farkında değil. Bu beni daha da üzüyor. Yerden kırıklarımı, unufak olmuş parçalarımı toplamaya çalışırken yaralanıyorum, ellerim kan içinde kalıyor, ölmek istiyorum. Ama yapabildiğim tek şey ağlamak oluyor.
Ağlamak basit bir eylem, refleks. Önemsiz gibi görünüyor. Timsah gözyaşları.
Ağlamak dünyanın en yorucu işi, ben de dünyanın en ağır işini yapayan nice işçiden biri.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
bi şey diycem.