28 Ağustos 2012 Salı

Başınızdan geçenleri bir kaleme anlattığınız zamanlar olabilir.

Tanıdıklarınıza anlatamayacağınız şeyler yaşarsınız bazen. Sizi çok üzen ve utandıran şeyler. Anlatmaya çalışırsınız aslında üstü kapalı bir biçimde. Ama kimse anlamaz. Duygularınızı saklamada dünya markası olmuşsunuzdur çünkü. Size göre siz, haykırmaktasınızdır çektiğiniz acıları, okuyan hiçbir şey anlamaz ama. Yabancı gözüyle baktığınızda siz bile anlayamazsınız o saçma sapan yazının altında yatan derin anlamı.

Uykumda ağladığımı uyanınca fark ettim, yüzümü yıkamaya gittiğimde şişmiş gözlerimi gördüm.

"Canım hiç acımadı. İçim acıdı sadece, çok acıdı."

Sizi ya da yaşadıklarınızı yargılamayacak birine ihtiyaç duyarsınız bazen. Sizi tanımayan. Bir ya da iki kez gördüğünüz ya da hiç görmediğiniz insanlara.

Aslında anlaşılmaktan çok anlatmak istiyoruz hepimiz. Anlatıp kurtulmak. Anlatırsak geçip gidecek sanıyoruz. Hiç geçmiyor ama.

Sarılacak biri olmadığında kendinize sarıldığınız zamanlar da olabilir.
Karnınızdaki boşluğu kapatmak istercesine iki büklüm gezersiniz farkında olmadan.
"Bu kız dik durmayı bilmiyor mu ya?" der belki bir akrabanız, kafanıza kitap koyarak yürümenizi öğütler. Dik durmaya çalıştığınızda o boşluğun daha da genişlediğini anlatamazsınız hiçbirine, denemezsiniz bile. Anlamayacaklarını bilirsiniz çünkü.

Yine de isterdim ki tanıdık gelmesin cümlelerim size. Ama ben sizin yaşadığınız kadar bile yaşamıyorum ki kendi cümlelerimi yaratayım. Ben sizde kendimden bir şey bulmam, siz bulursunuz. Kimseye benzetemem kendimi. Nedensiz yere hep mutsuz olmayı yakıştıramam kendimden başka kimseye.

Cümlelerimi seviyorum ama. Çünkü onlar bana ait. Burası bana ait. Burda beni kimse yargılayamıyor. Zaten kimsenin kimseyi yargılamaya hakkı da yok ama duramıyoruz işte.

Bir amacı olmalı her şeyin. Bir hedefim olmalı. Yükseklerden olsa bile, uçmalıyım belki de.
Yaptığım kelime oyunu sinirimi bozdu yalnız.
Neyse.


27 Ağustos 2012 Pazartesi

Sessizlik kulaklarımızla duyabildiğimiz bir şey.

Kocaman fincan, içinde kahve. Sütsüz ve şekersiz. Tatsız tutsuz. Benim gibi. Elimde hiç okumak istemediğim bir kitap. Bir türlü bitmek bilmiyor. Kulaklığımı çıkartıyorum çünkü dinlediğim şarkı canımı yakıyor. Mutsuzken dinlediğimiz şarkının sözlerine odaklanma saçmalığı. Camdan dışarı bakıyorum ve hiçbir şey göremiyorum, tek dileğim sessizlik. Kafamı toparlamak istiyorum, seni geride bırakmak. Çok canım yanmadı aslında, malum zamanlarda evde ağrı kesici bulamadığımda daha çok üzülüyorum mesela. Bir hiçsin aslında. Bitmişsin. Ağzımıza sıçan her insanı başımıza taç yapma sorunsalı. Rahatlıyorum biraz. Neden bilmem viyaklayan kedilere bağırıyorum içerden "Kavga etmeyin!". Gülüyorum sonra. Kendi kendine konuşmayan delidir. Ben bazen yok olmak istiyorum ama bunun hiç kimseyle ilgisi yok. Hep hüzünlüyüm. Neden? Cevabını bilmediğim bir soru daha. Ama en azından sorabiliyorum bu iyi çünkü sormaktan korktuğum pek çok soru var. Düşünüyorum. Düşünmek hep acı veriyor. Geçmişi geçmişte bırakabilsek her şey daha mı kolay olur acaba? Karnımın ağrısını dindirmek için ağrı kesici bakıyorum dolaptan. Kaç Novalgin bir Majezik yapar acaba, diye soruyorum kendime. İki tane içip yerime dönüyorum. Fincandaki kahve soğumuş. Sıcak içilmesi gereken her şeyi unutup, buz gibi yapmada bir dünya markasıyım. Bardağı alıp evyeye boşaltıyorum. Mutfakla salon arasında mekik dokuduğum dakikalar. Evde yalnız olduğum için hiç gürültü yok. Dışarda kuşlar ötüşüyor, minicik kuşlar nasıl bu kadar ses çıkartabiliyorlar? Koltuğa iyice gömülüyorum. Neşe içinde oyun oynayan çocuklar var bahçede. Tuhaf. Kendimle ilgili böyle bir anı hatırlayamıyorum. Kitabımı elime alıyorum. Sonu olmayan bir kitap bu, biliyorum. Yazarının tüm kitaplarını okudum ve hiçbirinin sonu gelmedi. Sonu olmayan şeylerden nefret ettiğim halde okuyorum. Okumazsam ne yapacağımı bilmiyorum çünkü. Bazen yapabildiğim tek şey okumak gibi geliyor. Nostaljiyi yaşıyorum, teknoloji çağına ayak uyduramadığım görülüyor. Sadece biraz sessizlik istiyorum. Sessizliği kendi kulaklarımla duymak. Her yanımı kapladığını hissetmek, beni boğmasını istiyorum sessizliğin. Çünkü düşünüyorum ve canım yanıyor. Düşüncelerimin gürültüsünden rahatsız olduğum için biraz olsun sessizlik istiyorum. Yerimden kalkıp odama gidip, yatıyorum. Babamın en geç bir saat sonra yanıma geleceğini bilerek. Ne zaman erken yatsam, anlıyor, gelip soruyor: "Neyin var?"
Sormaktan korktuğum soruları sorabilmek, cevap bulamadığım soruların cevaplarını bulmak istiyorum artık. En son dinlediğim şarkıyı mırıldanıyorum. Karnımın ağrısı geçmemiş ama hafiflemiş gibi. Şarkının filmin neresinde çaldığını düşünüyorum sonra. Dinlediğim çoğu şarkının benden ve kendisinden bağımsız bir hikayesi var çünkü. Bulamıyorum. Cevabını bulamadığım bir soru olarak kalıyor bu da.
Uyandığımda biliyorum ama. Kahraman ölürken çalan şarkıydı bu. Filmin sonunda.

26 Ağustos 2012 Pazar

Başladığınız bir hikayenin sonunu mutlaka getirmelisiniz.

En azından birini de mutlu bitirmelisiniz. Çünkü kendi hikayemizin nasıl biteceğini bilmiyoruz.
Sadece sonunu göremediğim şeyler beni çıldırtıyor, neden bilmiyorum. Takıntılarım var, oldukça fazla.
Mesela bir şey yazarken bile, ödev esnasında yazdığım paragraf bile bitmeden başından kalkamam onun, bunun gibi şeyler işte.
Yeteri kadar yarım bıraktığımız şey yokmuş gibi.
Onca aşk, hayal, iş, arkadaşlık...
Bilmiyorum sonuçta yazıp yazıp yarıda bıraktığım hikaye ben olsaydım, bu yarıda kalmışlık hissinden nefret ederdim.
Sonuçta ömrümüz kaybettiğimiz yarımızı aramakla geçiyor diye, yarımız hep eksik diye, yaptığımız her işi yarıda bırakmak zorunda değiliz, değil mi ama?

24 Ağustos 2012 Cuma

Amma çok şey istiyorum.

Kim benimle birlikte bir şeyler öğrenir? Resim kursuna gidelim mesela. Dil öğrenelim. Çello çalalım. Birbirimize yardım edelim, birimiz pes edecek olduğunda diğerimiz ona destek olsun falan. Sincabım var benim. Ona diyorum resim kursuna gidelim, diye. Ben senin gibi çizemiyorum, yeteneğim yok ki diyor. Böyle olmasın işte. Hiç bilmediğimiz şeyleri yapalım, öğrenmeye çalışalım, baştan pes etmeyelim, korkup kaçmayalım. En büyük kabusumdur kaybolmak. Hiç bilmediğimiz bi yere gidelim, KAYBOLALIM. Kimsenin bizi tanımadığı bi yerde, sokaklarda bağıra çağıra şarkı söyleyelim. Küçük çocuklar gibi seke seke yürüyelim. Ne bileyim. İnsanların yargılamaması gibi bi durum imkansız biliyorum, en azından bilmediğimiz bi yerde tanımadığımız insanlar bizim hakkımızda ne düşünür diye endişelenmeden birazcık eğlenelim. Duvarlara çizimler yapalım. Milletin başına ekşiyelim turist taklidi yapıp, yakalarından düşmeyelim. Küçük konserler verelim.

Yaşayalım istiyorum. Pişman olmayalım sonradan. İçimizde kalmasın. Keşkelerimizi azaltalım birazcık da olsa.

Satırların altını çizebilseydim eğer, bu cümleler fosforla parlıyor olurdu.

  • Dünya hep aynı kalırken ölen insan sayısının artması ve günün birinde kimseyi gömecek yer kalmayacak olması tuhaf değil mi yani?
  • Düşüncelerimin anlamları daldan nehre düşen yapraklar gibi benden düşmeye başlamıştı, ağaç bendim, nehirse dünyaydı.
  • Hayatımın en güzel günlerinden biri, hayatımı yaşadığım ve hayatım hakkında hiç düşünmediğim bir gündü.
  • "Peki, güzel şarkılar neden üzüyor seni?" "Gerçek olmadıkları için." "Hiç mi?" "Hiçbir şey hem gerçek hem güzel değildir."
  • Umarım hiçbir şeyi asla benim seni sevdiğim kadar sevmezsin.
  • Umarım bir gün sen de sevdiğin biri için anlamadığın bir şey yapma deneyimini yaşarsın.
  • Geçmişe ihtiyacım yok diye düşünüyordum. Geçmişin bana ihtiyaç duyabileceği aklıma gelmemişti.
  • Birbirimize söyleyecek çok şeyimiz vardı ama söyleme yolumuz yoktu.
  • Bazen yaşamadığım tüm yaşamların ağırlığını kemiklerimde duyuyorum.
  • Sadece yitirmek istediğim şeylere tutunabiliyorum.
  • "Kendini anlamamanın yanlış bir yanı yok." demişti. Kabuğumdan içimi görüyordu.
  • Hayatına bir sürü insan girer ve çıkar. Binlercesi. Girebilsinler diye kapıyı açık tutman gereklidir. Ama bu aynı zamanda gitmelerine izin vermek de demektir.
  • Hayat hikayem boşluklardan ibaretti.
  • Bir yalanın koruyabileceği hiçbir şey kalmadı.
  • Çekinmek, kafanı istediğin bir şeyden öteye çevirmektir. Utanmak, kafanı istemediğin bir şeyden öteye çevirmektir.
  • Yoruldum. Hepten yıpranmadım ama yeterince yıprandım.
  • Hayatımı daha az duygulanmayı öğrenmeye harcadım. Her gün daha az duygulandım. Büyümek midir bu? Yoksa daha beter bir şey mi?
  • Kendini mutluluktan korumadan mutsuzluktan koruyamazsın.
  • Ona söylemek istediğim şeyler vardı. Ama onu inciteceklerini biliyordum. Hepsini gördüm ve böylece beni incittiler.
  • Düşüncelerim bir bacadan içeri giriyor ve yanıyor.
  • Farklı bir dünyada başka biri olsaydım farklı bir şey yapardım.
  • Bazen insan sadece yok olmak ister.
  • Yaşamayı öğrenmenin bir ömür sürmesi ne üzücü, çünkü hayatımı yeniden yaşayabilsem, her şeyi farklı yapardım. Hayatımı değiştirirdim.
  • Aşkın trajedisi budur, hiçbir şeyi özlediğin bir şeyden daha fazla sevemezsin.
  • Sevdiğim bir şeyi yitirip sonra başka şeyleri sevmeyi reddetmekten korkuyorum.
  • Tüm seslerim içimde kilitli.
  • Yaptığım her şeyi düşündüm. Ve yapmadığım her şeyi. Yaptığım hatalar benim. Ama yapmadığım şeyleri geri alamam.
  •  Etrafımızda bir sürü şey oluyordu ama aramızda hiçbir şey olmuyordu. 
Aslında sadece bu kadarla da sınırlı değil. Ama anlatamam. Okumadan anlayamazsınız zaten. O yüzden okuyun istiyorum. Herkes okusun. Aynı yerlerde ağlayalım, aynı yerlerde gülelim istiyorum. Bence bunlar gayet makul istekler.

Bugüne kadar okuduğum en yaratıcı kitaptı bir de, kokusunu içinize çekmek için sayfalarını karıştırdığınızda ne demek istediğimi tam anlamıyla anlayacaksınız.

Çok konuşmaya gerek yok aslında kitabın adını ve yazarını verip gideyim ben okuyup okumamak size kalmış.

Ama okusanız ne de güzel olur.

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın - Jonathan Safran Foer

23 Ağustos 2012 Perşembe

Kuracağım cümle için kullanmam gereken doğru kelimeleri bulamıyorum, bulsam da doğru yere yerleştiremiyorum.

Ben bazen kışı özlüyorum.

Kar yağarken salondaki tekli koltuğu camın önüne çekip elimde koca bir fincan dolusu dumanı tüten kahvemle oturup karı izlemeyi.
Lapa lapa yağmasını gözleyip, uzun süreceğinden emin olduğum anda kendimi dışarı atıp karın altında yürümeyi.
İncecik yağan karı kimse sevmez, derdim ama, mutlaka vardır orda birileri.
Kar tuttuğunda kulaklarımda en sevdiğim şarkıyla sitenin çimenliğinin pürüzsüz görüntüsünün üzerine kar melekleri yapmayı, sevdiğim şarkı bitince geri almak için uğraştığımda eldivenlerimin ipodumu ıslatmasını.
Küçücük kardan adamlar yapıp onlara "Karın olmak istiyorum karın! Ey benim kardan adamım!" diyip, gülmekten tıkanmış biçimde onların yanlarına yatmayı.
Gözlük camlarıma yapışan kar tanelerinin eriyişini izlemeyi.
Karda ilerlemek için ayaklarımı değil, dizlerimi kullanmayı, dizlerim üşüdüğünde eve çıkıp, yorganın altında kitap okumayı, limonlu çayımı içerken dilimi yaktırmayı.
Mısır patlatıp film izlemeyi mesela. Mısır patlağını sadece kışın yiyebildiğimi söylemiş miydim?
Bizim ev kışın hep çok sıcak olur. Hiç battaniye altında bi şey yapamam o yüzden.
Ve soğuğu da sevdiğim için atkı, şapka kullanmam. İncecik gezerim, kim bilir belki de hasta olmak istiyorumdur.
Üşümek çok güzel çünkü.
Parmaklarından kan çekildiğinde, ki zaten bende anemi var, ellerin uyuşup da artık hissetmemeye başladığında yaşadığını hissetmesi insanın, tuhaf değil mi?
En çok da düşmeyi özlüyorum kışın buzda. İlkokuldayken okulun iki girişi de bayırdı, az düşmedim oralarda. Şimdi düşemiyorum ama, çok istiyorum düşmeyi, düştükten sonra kendime gülmeyi, insanların da bana gülmesini, çünkü ben düşen birini görünce deli gibi gülerim.
Ama düşemiyorum işte. Hep hayat yüzünden. Biz istemesek de yere sağlam basmayı öğretiyor bi şekilde bize. Eskisi gibi olamıyoruz, bize eskiyi hatırlatan bir şeylere tutunmak istiyoruz ama geçmiş gitmiştir, ne yapsak nafile.
Bunca güzel şeye rağmen de en hüzünlü mevsim kış gibi geliyor bana, neden bilmem ama sonbaharda hep mutluyum ben.
Keşke böyle yapmasak. Hislerimiz için kılıf uydurmasak, suçlayacak birini bulmasak.
Çok yanlış aslında, kış hüzünlü değil ki, kimi için mutluluk.
Kış geldiğinde hüzünle boğulan benim.
Yine de küçük kardan adamlarıma maniler söyleyip çıldırmış gibi gülerken görülsem çok mutluyum zannedilir.
Bu hayatta mutsuzluğunu hissettirmemek çok önemli sonuçta.
Aferin bana.

22 Ağustos 2012 Çarşamba

Birini gerçekten tanıdığını, tanıyabildiğini düşünmek ne saçma.

Tanımaya çalıştığım nice insan. Tanıdığımı sandığım ama aslında tanıyamadığım. Bana gösterdikleri ne kadar gerçek, aslında neler düşünüyor, söylediği her cümlenin altında bir piçlik aramalı mıyım, söyledikleri ne kadar doğru, güvenmeli miyim?

Zaten başıma ne gelirse hep insanlara yardım etme isteğim yüzünden geldi. Sonuçta ben kimim ki? Herkes kendisi için en iyiyi bilir, ne yaparsan yap yaranamazsın bazen, yanlış anlaşılırsın falan.

Şimdi fark ettim de ilk kez başıma gelmiyor böylesi, daha önce toplu halini yaşamıştım. Ama affettim, hep affederim, insanlar için üzülüyorum çünkü, kendimde de sevmediğim şey işte.

Hep yalanlarına inanmayı seçtim, birine bir kez alışmayagör. Telefonda ağladım, ona değil, en yakınıma, en yakınım olma lüksünü kaybetmişti artık. Ama affettim, çünkü hep böyle yaparım, yapmamalıyım aslında, yapmamalıyız. Birisi bizi üzdüğünde affetmemeliyiz. Affetmek aynı şeyi bir daha yapmasına izin vermek demektir, bizi üzmesine izin vermek.

Bi de ağzıma sıçan insanlar bende sonradan nasıl takıntı oluyor, anlatamam. Sıçtıkları boku bilir hale geliyorum. Çünkü takıntılıyım. "Get over it." Bu bana göre bi şey değil, karakterime ters. Unutamıyorum, aşamıyorum. Çünkü çok üzülüyorum.

Ve hiçbiri de ne kadar kırıldığımın farkında değil. Bu beni daha da üzüyor. Yerden kırıklarımı, unufak olmuş parçalarımı toplamaya çalışırken yaralanıyorum, ellerim kan içinde kalıyor, ölmek istiyorum. Ama yapabildiğim tek şey ağlamak oluyor.

Ağlamak basit bir eylem, refleks. Önemsiz gibi görünüyor. Timsah gözyaşları.
Ağlamak dünyanın en yorucu işi, ben de dünyanın en ağır işini yapayan nice işçiden biri.

Ben bazen kekeliyorum bazen de cümlem havada kalıyor devamını getiremiyorum.

"Bu, konuşmaya konuşmaya konuşmayı unutmuş."
Aslında unutmadım. Ama doğru kelimeleri bulamadığım zamanlar oluyor ya da aklımın başka düşüncelere kaydığı, insanım sonuçta. Sebepsiz yere gözlerimin dolduğu oluyor, geçmişin durduk yere aklıma geldiği zamanlar, hatırlamak istemediğimiz şeyler neden kendini hatırlatmak, unutturmamak konusunda bu kadar usta? Sevmememiz gereken insanları neden seviyoruz ki, neden bize çektirdiklerini bildiğimiz halde onları affediyoruz, değer veriyoruz? Peki ya neden hiç tanımadığımız insanları özlüyoruz, bir kere bile görmediğimiz ama çok özlediğimiz insanları? Cevabını bilmediğim çok sorum var nedense.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

"Upuzun sonu gelmeyen bir çıkmaz sokak, belki de tam da budur onun söylemek istediği."

Söylemek istediğim bir şeyler var ama söylemeye mecalim yok. Bu burda dursun da, elbet birgün söylerim.

Çayım YİNE soğudu.

Uyudum hep. Çok uyudum. Çok iyi hatırlıyorum bi kere içeri girer girmez montumu bile çıkarmadan kafayı sraya koyup bütün gün uyumuştum, bilmediğim bi nedenden dolayı çok yorgundum çünkü.

Uyanmayayım ama dinlediği şarkıyı bana da dinletebilsin isterdi. BİR BAŞKASININ KULAĞINA ASLA KULAKLIK YERLEŞTİREMEZSİNİZ. Uyanırdım tabii. Uyku sarhoşu dinlerdim o şarkıları.

 Ipodumun şarjı bittiğinde arkadaşlarımınkinden dinlerdim falan. Bi keresinde uyandığımda dinlemekte olduğum şeyin Galatasaray marşı olduğunu fark etmiştim kdjhgjdgfb. Komikti. Çünkü ben takım tuttuğum zamanlarda fanatik Fenerliydim. Peeh.

Sonra dün yağmur yağdı. Çok fenaydı. O yağmurda dışarı çıkmam imkansızdı. Hem dramaların ortasında bi de o yağmurda evden çıkıp gidemezdim, kışın kar yağarken yaptığım bir şeydi bu. Ama mevsimlerden kışı değil, yazı yaşıyoruz. Haliyle bunu zaten biliyorsunuz. Yazdan nefret ederim bunu da biliyor muydunuz? Sıcaktan nefret ederim. Sevdiğim tek sıcaklık, soğuktan ellerim uyuşmuşken vücudumdaki karıncalanmayı geçirmeye yarayacak sıcaklıktır, kışın esen sıcak rüzgardır. Salt sıcağı ya da soğuğu sevmem ben. Sıcağı ve soğuğu birbirlerine sarılmışlarken severim en çok.

Yine de bir fırsat yarattım kendime. Yerler henüz ıslakken dışarı çıkmayı başardım, yürüdüm yağmurun izleri silinmeden sokaklarda. Bunun bana ifade ettiği anlamı anlamanızı beklemiyorum. Herkes için farklı anlamlar taşır çünkü.

Uzaklaştım. Çok sevdiğim insanlardan. Bunu bilerek mi yaptım bilmiyorum, sonra yeni insanlar tanıdım ve onları çok sevdim, hayat çok tuhaf vapurlar falan.

Sarılmak istediğim insanlar var, hiç tanımadığım, yani tanıyorum ama biriyle yüz yüze konuşmadan onu tanıyamazsın ki, o zaman bile tanıyamazsın, asla tanıyamazsın. Birini ancak sana gösterdiği kadar tanırsın, izin verdiği kadar, yalan ya da gerçek.

Ama  gerçekten tanıyabilmek istediğim o kadar çok insan var ki...

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Bir türlü sonu gelmeyen kitap gibisin,

okuyorum okuyorum, sayfalarını çeviriyorum, az kaldı görüyorum ama erişemiyorum. Orda bi yerde "SON" görmek istiyorum, içim ferahlayacak çünkü gördüğümde ama iznim yok sanki buna, bir şeyler hep zorluyor beni kendi "SON"umu yaratmaya. Sonuçta bıkıyor insan, sonunu da görmek istemiyor, o içindeki bir an önce bitse de kurtulsam isteği de yok oluyor, önemsemekten vazgeçiyor çünkü "Yeter." diyor. "Biteceği yok bunun, artık okumayacağım."

3 Ağustos 2012 Cuma

"Hikayelerim için yaşanmışlık biriktirmeye gideceğim, çünkü anlatılmayı bekleyen çok hikayem var, biliyorsun. Ve ben bunları anlatmadıkça, bir başkası, onları benim yerime anlatıyor ve ben buna dayanamıyorum. Kalbimi söküp alıyor, kemiklerimi kırıyor. Bir his bu sadece, ufacık bir his, insan bedenine çektirdiği acıları tahmin bile edemezsin. Bazen bir şeyleri gerçekten görmen gerekiyor, gerçekten. Ve ben gidiyorum, çünkü sen beni göremedin."

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Ait olduğum yere geri döndüm: Geçmişe.

Yeni bir defter almam gerek, belki de defterler. Yine ne yazdığımı bilmeden yazmam, hep susmam, kendime kapanmam gerek. Bunu daha önce de yapmıştım. Hayatımın belli yılları hep susmakla geçti ve sonra biri gelip kabuğumu kırdı.

Her şeye ağlıyorum. Ağlarken kendimi böylesine saçma şeyler için bir daha gözyaşı dökmemeye ikna etmeye çalışıyorum ama hiç başarılı olamıyorum.

Şarkıların hüznü insanlardan gelir-miş. Pitbull dinlerken ağladığımda bunun ne kadar doğru olduğunu anladım.

Yazıp yazıp üzerini çizdiğim cümleler, acı çektiren anılar...

Neden hep üzgünüm, bilmiyorum.
Ne yapmam gerektiğini de.

İnsanların hayatlarında "ufak bir dokunuş" olmak istiyorum. Varlığımı hep hatırlasınlar ama beni unutsunlar. "Bazen insan sadece yok olmak ister."miş.

Anlatamadığım çok şey var, anlatmak için çırpınıp durduğum ama çırpındıkça boğulduğum.

Konuşamıyorum.

Bazı şeyleri anlatmama gerek kalmadan anlayın istiyorum.

Bekledim.
Hep bekledim.
Şu son iki yılım beklemekle geçti.

Yeni tanıştığım insanlara "Memnun oldum." derken içimden sorduğum "Beni görebiliyor musun?"lar istediğim cevabı vermedi bana.

Beni unutabilir misiniz?

Çok güldüm, çok konuştum, çok ağladım. Hiçbirinin nedenini anlayamadı(nız)m.

Hayatınızda "ufak bir dokunuş" olmama izin verir misiniz?

Burdaydım, her zaman sizinle.

Çok konuştum.

Özür dilerim.

Beni göremediniz.

Yapmam gerekeni yaptığımı varsayıyorum.

Ben yine yolda yürürken şarkılar mırıldanmaya devam edeceğim kimseye aldırmadan. Kırtasiye veya kitapevlerinde kaybolacağım. Tuvaletlerde ağlayacağım. Bayiiden dergi alırken sessizce parayı uzatışımı, aldıktan sonra onları göğsüme bastırıp derin nefesler alarak, havayı koklayarak her zaman yemek yediğim yere yürürken göreceksiniz belki de. Kedilerle konuştuğumu, durup dururken güldüğümü, birden ağlamaya başladığımı.

Çünkü bir bulutu istediğiniz şekle sokmakta ustadır zihniniz.

Ama beni görürseniz, sakın selam vermeyin, olur mu?

"Ufak bir dokunuş" olmama yardım edin görmezden gelerek.

Özür dilerim yine çok konuştum.

Tek isteğim bir yerlerden bana bir şekilde ulaştırılacak muhteşem listeler. "Dinlenecek güzel şarkılar" ve "Okunacak iyi kitaplar" listesi, fazla bir şey değil.

Tek isteğim biraz iyi müzik ve edebiyat.
Benim yerime konuşacak şeyler yani.

Çünkü artık konuşmuyorum.